1 Şubat 2010 Pazartesi
FETOŞ UN SARIGÜL'Ü PEKTE TEKİN DEĞİLMİŞ.. İŞTE BELGELERİ
"Hakkımda açılmış bir tek dava yok” diyen Mustafa Sarıgül şu an İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde sanık sandalyesinde hangi suçtan yargılanıyor ?
Sarıgül’ü Ağır Ceza Mahkemesi’ne düşüren GİZLİ damgalı yazının altındaki imza kime aitti ?
Cumhuriyet Savcılığına “Mustafa Sarıgül için adam vurdum ama şimdi konuşmayayım diye Sarıgül ve adamları beni öldürmek istiyor” diye dilekçe veren silahlı tetikçi kim ?
Çocuğunun kirveliğini yaptığı uyuşturucu kaçakçısı, katil kim ?
Sarıgül’ün TBMM tarihinde eşi benzeri görülmemiş skandalının perde arkası...
Mustafa Sarıgül’ün Şişli Belediyesi’ne ait araçların sigorta işlerini verdiği kardeşi Bülent Sarıgül ve eşi ne suç işlediler de mahkemeye düştüler ?
Şişli Belediyesi’ndeki kilit kadrolarda görev alanlar niçin Erzincanlılar arasından seçiliyor ? Sarıgül’ün belediye kasasından fonladığı Ercincanlı dernek, lokal ve kahvehaneler listesi...
CHP Şişli İlçe Başkanı Dursun Çaltı Sarıgül hakkında ne dedikten 28 gün sonra ayaklarından vuruldu ?
Uçan kuşa borçlu hesapları hacizli Şişli Belediyesi’nin borçlular listesi...
Sarıgül köstebek mi ? Arkasında ABD var mı ? Ünlü para sihirbazı Soros ile Sarıgül’ü buluşturan bağlantı ne ?
Binlerce insanı mitinglere taşıyan özel uçak/helikopterle dolaşan Sarıgül parayı nereden buluyor ? Sarıgül’ün şirketleri, ortaklıkları.. .
Doğduğu Ermeni köyü...
Açlıktan verem tedavisi gördüğü günler..
Niçin polis olmak istiyordu...
Araba yıkadığı günler...
32 kısım tekmili birden belgelerle Mustafa Sarıgül’ün hayatını Ömer Yılmaz İnanç kaleme aldı.
Mutlaka okuyun...
Kitapçılarda..
Mustafa Sarıgül
Düğün Evinin Tefçisi Ölü Evinin Yasçısı
Ömer Yılmaz İnanç
İrtibat:
Elif Kitabevi
Sahaflar Çarşısı Beyazıt İstanbul
tel: 0212 522 20 96
Kitaptan Bazı Bölümler (Sayfa 24-39)
Ayın Karanlık Yüzü
“Şişli Belediye Başkanı Sayın Mustafa Sarıgül'ün
arkasında nasıl bir destek olduğunu bilmiyorum.” [1]
Bülent Ecevit
Mustafa Sarıgül her gün gazetelerde boy boy yer alan yerüstü faaliyetlerinin yanı sıra yeraltı dünyası ile de ilginç ilişkiler içindeydi.
Kamuoyunda 1. MİT raporu olarak bilinen ve 1987 yılında basına yansıyarak uzun süre gündemde kalan "Banker Bako Olayı, Polis İçindeki Çekişme ve Yeraltı-Polis- Kamu Görevlileri İlişkileri" isimli istihbarat raporunda adı yeraltı dünyası ve mafyayla birlikte anılan şarkıcı Hülya Süer ile bir dönem birlikte yaşamıştı. [2]
Sarıgül, Duygu Asena'yla 1989 yılında yaptığı ve 'Hülya Süer'le evlenmeyeceğim' başlıklı söyleşide ilişkisini inkar ederek Süer'in kalbini kırmıştı. Süer de Sarıgül'le dokuz aydır bir ilişkileri olduğunu belirtiyor, ondan evlenme teklifi aldığını açıklıyor ve şöhret dünyasının şanlı klişelerinden biriyle cevap veriyordu; "Bu beyefendi ile şu anda ilişkim yok. Fakat görüyorum ki, hep gündeme benim ismimle, benim olayımla geliyor." [3]
Mustafa Sarıgül, adı MİT ve TBMM Susurluk Komisyonu Raporlarında [4] geçen Ahmet Vefa Küçük ile 7 Eylül 1995 tarihinde ortaklaşa VEFA PETROL ve TURİZM İŞLETMELERİ SANAYİ VE TİCARET ANONİM ŞİRKETİ’ni kurmuşlardı. [5]
Sarıgül’ün ortağı ve Fenerbahçe camiasının yakından tanıdığı Küçük, yeraltı dünyası ile de yakın ilişkiler içinde idi. Küçük'ün kayınpederinin işleriyle ilgili anlaşmazlıklar ve Bağbank'ın batışı sonrasında ortaya çıkan yeni durumlar Küçük ile Mafya Babası Alaattin Çakıcı’yı karşı karşıya getirmişti.
1985 yılında Vefa Küçük'ün bürosu Çakıcı'nın adamlarınca basılmıştı. Çakıcı o sıralar 1980 öncesinde demir kaçakçılığına [6] adı karışan Suat Sürmen'in haklarının koruyucusuydu. Vefa Küçük Çakıcı'ya asıl dolandırılanın kendisi olduğunu anlatınca, Çakıcı bu kez Suat Sürmen'e karşı cephe almış, sonunda her iki taraf da parayı verince de Çakıcı uzlaşmayı sağlamıştı. [7]
Sarıgül’ün kurucusu olduğu 335027 sicil no’lu Vefa Petrol’ün ilginçliğini sadece Küçük’ün ilişkileri oluşturmuyordu. Ticaret sicil kayıtlarında bu firmayı sıradan bir benzin istasyonu işleten benzerlerinden ayıran, bu şirketin Yönetim Kurulu üyeleriydi. İstanbul Kasımpaşa ve Fulya’da Shell benzin istasyonları işleten bu şirketin Yönetim Kurulu üyeleri İslam Yakut [8] ve yeğeni Erhan Yakut [9], Narkotik polisinin çok yakından tanıdığı kişilerdi. İslam ve Erhan Yakut, Aralık 2002’de İstanbul Kozyatağı’nda ele geçen ve piyasa değeri 5 milyon dolar olan 255 kilo 359 gram eroinin sahibi olarak polis tarafından gözaltına alınmışlardı. İstanbul Emniyet Müdürlüğü Narkotik Şube'nin düzenlediği 'Sacayağı' adı verilen 3 ayrı operasyonda gözaltına alınanlar arasında gazeteci Ayşe Arman’ın eski eşi Kaşmir Bar'ın sahibi Zafer Yılmaz Acar da bulunuyordu. [10]
İslam ve Erhan Yakut’un üyesi bulunduğu Yakut Ailesi, Emniyet Genel Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Dairesi’nin 1996 yılında başlattığı "Asena Programı" çerçevesinde Türkiye ve yurtdışında uyuşturucu ticareti yaptığı için mercek altına alınan ailelerin başında yer alıyordu. [11]
Yakut ailesinin en önemli üyesi Cumhur Yakut ise, Van Milletvekili Mustafa Bayram'ın damadıydı. [12] Mart 2001’de Yunanistan ve Türkiye’de ele geçen 520 kilogram eroinin 323 kilosunun sahibi olan Cumhur Yakut firardaydı. PKK ile bağlantılı uyuşturucu kaçakçılığı yaptığı da kanıtlanan ve 5 yıldır aranmakta olan Cumhur Yakut’un Arap yarımadasında olduğu sanılıyordu. [13]
Diyarbakır Liceli olan ve İstanbul Taksim’deki Yakut Otel’in sahibi Cumhur Yakut’un adı, Aralık 1997’de Edirne’de Avar Turizm’e ait otobüste 6 kişinin uyuşturucu hesaplaşması yüzünden öldürülmesi olayına da karışmıştı. İnfaz emrini veren uyuşturucu kaçakçısı Gafur Çalışkan, Cumhur Yakut’un ortağıydı. [14]
Ekim 2002’de İstanbul Narkotik Polisi tarafından düzenlenen bir operasyonda Cumhur Yakut’un kardeşi Orhan Yakut da 55 kilo eroinle birlikte yakalandı. [15]
Nisan 2002’de Van'da bir otel odasında vücutlarına uyuşturucu enjekte ettikten sonra tedavi için hastaneye gelen 2 kişinin, uyuşturucuyu Kamuran Yakut isimli şahıstan temin ettiklerini belirtmeleri üzere tutuklanan Kamuran Yakut hakkında da soruşturma başlatıldı. [16]
Aralık 2001’de Van'ın Başkale ilçesinde jandarma ekipleri, uyuşturucu yapımında kullanılan 65 litre asit anhidrit maddesi ile yakalanan Adem Yakut'u gözaltına aldılar. [17]
Kasım 2000’de İnterpol tarafından kırmızı bültenle aranan eroin kaçakçısı Neşet Yakut Tekirdağ'da yakalandı. Almanya'nın Hannover kentinde yakalanan 4.5 kilo eroinle ilgili olarak aranan Neşet Yakut hakkında, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından gıyabi tutuklama kararı verilmişti. [18]
Mustafa Sarıgül bu camiadan uzak duran bir isim değildi.
Siirtli geniş bir ailenin reisi olan ve Haşim Ağa olarak da tanınan demir tüccarı Seyyid Haşim Öztanık’ın Ocak 2004’teki cenaze töreninde Mustafa Sarıgül adı, organize suç örgütü liderleri ve mafya üyeleriyle birlikte anılıyordu. Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül’ün çelenk göndererek boy gösterdiği cenaze törenine organize suç örgütü kurmak suçundan yargılanan Sedat Peker, organize suç örgütü lideri Alaattin Çakıcı'nın kardeşi Gencay Çakıcı, Susurluk ve Kumarhaneci Ömer Lütfi Topal'ın öldürülmesi davalarının sanığı Sami Hoştan, Öztanık'ın dünürü kabadayı Hasan Heybetli, Fenerbahçe Spor Kulübü yöneticisi Vefa Küçük katılmıştı. Cenazeye çiçek gönderenler arasında, Ekdi Aşiretinin lideri Bedrettin Ekdi de vardı. [19]
Mafya cenazesinde boy gösteren Bedrettin Ekdi ismi, Mustafa Sarıgül’e hiç yabancı değildi.
Temmuz 2001‘de kamuoyuna “1 milyon dolarlık Aşiret Sünneti” olarak yansıyan, müteahhit Bedrettin Ekdi’nin oğlu Ahmet’in skandal sünnet düğününde kirvelik görevini Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül üstlenmişti. [20
Ünlülerin sünnetçisi olarak bilinen Kemal Özkan'ın yaptığı sünnette, 8 yaşındaki Ahmet'e babası altın bir tabanca hediye ederken assolistliği Ajda Pekkan yaptı. “Travestiler Kraliçesi" Sisi tarafından organize edilen düğünde Muazzez Abacı, Gönül Yazar, Seda Sayan, Adnan Şenses, İbrahim Erkal, Burak Kut, Kerem Alışık, Sibel Turnagöl ve Pınar Dilşeker gibi isimler de sahne aldı. [21]
Konuklara 8 mezeli ordövr tabağı, sebzeli ve tavuklu Lumpia Böreği, Böfstragonof, pasta, meyve ve limitsiz yerli-yabancı içki sunulan düğün için, yalnızca kulüp üyelerinin kullanımına açık olan Galatasaray Adası’ndaki rezervasyon işlemleri Mustafa Sarıgül tarafından yaptırılmıştı. [22]
Sünnette 8 yaşındaki Ahmet Ekdi’nin kirvesi olan ve ona bir altın takan Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül düğünün skandala dönüşmesi üzerine her zamanki gibi düğün sahibi Bedrettin Ekdi’yi hiç tanımadığını iddia ederek yakın bir arkadaşının ricası üzerine düğüne katıldığını söyledi. [23]
Oysa Sarıgül’ün “aile dostu” olan Bedrettin Ekdi, Şişli bölgesinde otopark işletiyor ve belediyenin parke taş ve kaldırım ihalelerini alıyordu. [24] Şişli belediyesi sınırları içinde Nişantaşı ve Teşvikiye bölgelerinde çok sayıda gayrimenkulun sahibiydi. Müteahhit Ekdi, Şişli Eftal Hastanesi’nin arkasında 5’şer katlı 2 iş merkezi yaptırmıştı. [25]
Eylül 1999’da Şişli’de işlettiği otoparkta ortağından 120 milyar liralık alacağını tahsil etmeye gelen Nurettin Acındırma’yı öldürmüş ve cinayet suçundan 6 yıl 8 ay hapis cezasına mahkum olmuştu. [26]
Temmuz 2003’te İstanbul Asayiş Şube Müdürlüğü Gasp Büro Amirliği Bedrettin Ekdi ile oğlu Murat Ekdi'yi, “tehdit” ve “dolandırıcılık” suçlamasıyla gözaltına aldı. [27]
Haziran 2002’de Şişli Yaşar Doğu Sokak’ta silahlı saldırıya uğrayan Bedrettin Ekdi, göğüs ve bacağından ağır yaralandı. [28]
Mustafa Sarıgül’ün kirveliğini üstlendiği Bedrettin Ekdi’nin sabıka dosyası da bir hayli kalabalıktı: [29]
1997’de tefecilik yapmak suçundan gözaltına alındı. 1987’de işyerinde ele geçen 6 kilo eroinden hakkında işlem yapıldı.
1985’te adam yaralama suçundan Bayrampaşa’da tutuklu kaldı.
1980’de 16 kilo esrar, sahte 100 bin Alman markı ve 50 bin ABD doları ile yakalandı.
1980’de adam yaralamadan 1 yıl Akşehir Cezaevi’nde yattı.
Ayrıca Bedrettin Ekdi hakkında İstanbul'da Şişli 6., 7., 9., ve 10. Asliye Ceza Mahkemeleri'nde de karşılıksız çek vermek suçundan açılmış davalar bulunuyordu. [30]
Mustafa Sarıgül nedense bu alemden uzak durmamayı tercih ediyordu.
Yeraltı dünyasında 'Oflu Osman' lakabıyla tanınan ve MİT Raporu’nda “Uyuşturucu Kaçakçısı” olarak geçen Osman Cevahiroğlu’nun [31] Eylül 2004’teki cenaze töreninde uluslararası uyuşturucu ve altın kaçakçılığı ile hayali ihracat olaylarına adı karışan 'Berber Yaşar' lakaplı Yaşar Aktürk, Susurluk ve Kumarhaneci Ömer Lütfi Topal'ın öldürülmesi davalarının sanığı Sami Hoştan, uluslararası kaçakçılık ve hayali ihracat olaylarının tanıdık siması Necdet Ulucan, Alaattin Çakıcı'nın eski avukatı Muhittin Yüzüak gibi isimler boy gösterdi. Mustafa Sarıgül de cenazeye çiçek göndererek saflardaki yerini almıştı. [32]
Üstelik Sarıgül’ün adı uyuşturucu gölgesinde kalan tanıdıkları sadece bunlar da değildi.
2003 sonlarında Galatasaray futbol takımının 2. yarı maçlarını harap haldeki Ali Sami Yen stadında oynanması gündeme gelince, Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül her zamanki gibi bir basın toplantısı düzenleyip “Stadı 12 günde hazırlar, teslim ederim” diye ortalığa atılmıştı. [33] Gazetecilerin “Peki ama nasıl ?” sorusu üzerine Sarıgül ”Mehmet Aygün, tüm masraflarını karşılayacak…” demişti. [34]
Kimdi bu bonkör kişi Mehmet Aygün?
Milyonlarca dolarlık masrafı cepten üstlenmeyi kabul eden Sarıgül’ün yakın arkadaşı Mehmet Aygün, 30 yıldır Almanya'da yaşıyordu. Almanya’yı döner kebapla tanıştıran girişimci olarak bilinen, Antalya'da Titanic, Şişli ve Taksim’de Aygün Otel’lerin sahibi olan Aygün eski ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz'ın da yakınıydı. [35]
Sarıgül ile Aygün birbirlerine o kadar yakındılar ki, 2003 Şubat’ında Almanya’da birlikte gözaltına alınmışlardı. Konuyla ilgili İHA Berlin Temsilciliği tarafından Türkiye’ye gönderilen haber, Sarıgül’ün “meşhur medya ilişkileri” yüzünden kamuoyuna ulaşamamıştı.
Medyanın hasıraltı ettiği haber şöyleydi [36]:
“Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül ve Hasır Restoranlarını n ve Aygün otellerinin sahibi Mehmet Aygün, tehdit ve taciz suçlaması ile geçtiğimiz çarşamba günü Tegel Havaalanı'nda gözaltına alındı.
Geçen Çarşamba günü saat 11.45'te gözaltına alınan Mustafa Sarıgül ve Mehmet Aygün, saatlerce ifadeleri alındıktan sonra serbest bırakıldı.
Berlin Polisi Basın Merkezi'nden alınan bilgilere göre, Berlin'in ünlü güzellik salonlarından Lacomed'e giden Mustafa Sarıgül ve Mehmet Aygün, 5 yıl önce borç olarak verdikleri 40 bin Euro’yu geri istediler. Lacomed'in sahiplerinden Dr. Yaşar Sarıgül'ün böyle bir borcun varlığını kabul etmemesi üzerine Mustafa Sarıgül ve Mehmet Aygün, kendisini tehdit etti. Polis zabıtlarında Dr. Yaşar Sarıgül'ün boğazının sıkıldığı ve çıkan ardebede mekana zarar verildiği bildirildi.
Mustafa Sarıgül ve Mehmet Aygün'ün Yaşar Sarıgül'e ne Berlin'de ne de İstanbul'da iş yapmasına izin vermeyecekleri yönünde tehdit ettikleri de polise yapılan suç duyurusunda bulunan iddialar arasında. Dr. Yaşar Sarıgül'ün İstanbul Şişli'de de bir güzellik salonu bulunuyor.
Mustafa Sarıgül'ün, ifadesi alındıktan sonra Çarşamba günü akşam saatlerinde serbest bırakıldığı açıklandı.
Mustafa Sarıgül'den daha önce serbest bırakılan Mehmet Aygün'ün ise, Mustafa Sarıgül'ün de serbest bırakılmasını karakolda beklediği bildirildi.
Olay hakkında görüşlerine başvurduğumuz Yaşar Sarıgül'ün eşi Sema Özcan Sarıgül, olay hakkında açıklama yapmak istemediğini ifade etti.
''ÖLÜMLE TEHDİT EDİLDİM''
Mehmet Aygün ve Mustafa Sarıgül'ün kendisini ölümle tehdit ettiklerini iddia eden Dr. Yaşar Sarıgül, ''Her ikisi de bana tacizde bulundu. Boğazıma sarıldılar ve beni ölümle tehdit ettiler. Benim 5 yıl önce 40 bin Euro borcum olması, komik bir iddia. Böyle bir şey yok. Olay Mustafa Sarıgül'ün seçimlerde kendisine destek vermesi halinde Sema hanıma yaptığı bir yer vaadiyle alakalı. Böyle bir teklifi Sema hanım kabul etmedi'' şeklinde konuştu.
Dr. Yaşar Sarıgül olayın savcılığa intikal ettiğini ve gelişmeleri beklediklerini açıkladı.
Mehmet Aygün ise polise ifade verdiklerini doğrulayarak, ''Kendisine 5 yıl önce verdiğimiz borcu ödemek istemeyince aramızda tartışma çıktı. Polise yapılan suç duyurusu nedeni ile ifade verdik. Olay bundan ibarettir'' dedi.
2004 yılı sonlarına gelindiğinde Almanya’da yaşanan bu gözaltı konusunun Internet sitelerinde [37] işlenip elektronik postalarla ortalıkta dolaşmaya başlaması üzerine Mustafa Sarıgül olayı doğrulamak zorunda kaldı ancak bunun CHP Genel Başkanlığı'na aday olmasından dolayı gündeme getirildiğini öne sürdü. [38]
Sarıgül’ün yakın arkadaşı Mehmet Aygün’ün adı bir başka olaya daha karışmıştı…
CHP Genel Sekreter Yardımcısı Sinan Yerlikaya, 1997 Kasım’ında Susurluk'taki kazada, ”Yeşil” kod adlı Mahmut Yıldırım'a götürülmek üzere yüklenen silah ve eroinle dolu üçüncü bir araç daha olduğunu açıkladı. Yerlikaya, “Yeşil'in bu malı alıp Berlin'de Türkiyemspor yöneticileri üstünden dağıtacağını” söylüyordu.[39]
Yerlikaya'nın bu açıklaması Almanya’da büyük yankı uyandırmıştı. Gözler Türkiyemspor’a çevrilmiş, Alman polisi soruşturma başlatırken Alman Demokratik Sosyalizm Partisi (PDS) de Berlin Eyalet Meclisi'ne olayla ilgili soru önergesi vermişti. [40]
Susurluğun Almanya ayağının Berlin'de ortaya çıkması, Çatlı ve Yeşil'in Avrupa'daki faaliyetlerini yeniden gündeme getirirken, Alman polisi baş aktör Abdullah Çatlı ve Yeşil kod isimli Mahmut Yıldırım'ın Almanya'daki faaliyetleri ve bunların ilişkide bulundukları adamları araştırmaya başlamıştı. Alman polisi, basında çıkan tüm haberleri ihbar olarak kabul ederek Türkiyemspor'da 1990'dan bu yana yöneticilik yapmış kişileri de yakın takibe almıştı. Alman polisinin elindeki bilgilere göre, “Türkiyemspor yönetiminde yer alan bir yöneticinin ailesi eroin ticaretinden sabıkalıydı.1996'nın başlarında Alman polisi bu kişi ve akrabalarının evinde yaptığı aramada eroin yakaladı ve bir kadın bu suçtan ceza aldı. Yeşil'in 1990'dan bu yana merkez olarak kullandığı Türkiyemspor'a aynı dönemde Ahmet Avar, Mehmet Aygün, Kadir Nurman ve Hikmet Ceylan adlı kişiler başkanlık yapmıştı. Mehmet Aygün, söz konusu kişiler arasında kısa zamanda “Mark Milyoneri” olmuştu. Mehmet Aygün dönemin Başbakanı Mesut Yılmaz'a yakın bir isimdi. 1989 ile 1990 yılları arasında takımda kaptanlık yapan Faruk Maya, 1991 yılında İstanbul Bakırköy'de 2.5 kilo eroin ile yakalanmıştı. Aynı kişi Almanya'da da eroin ticaretinden 18 ay ceza almıştı.” [41]
Sadece Mustafa Sarıgül değil, yakın çevresindekiler de bir alemdi…
Bir süre sonra, Sarıgül’ün, otuz yıllık arkadaşı, 15 yıllık ticari ortağı, 20 ay içinde birlikte üç parti değiştirdiği siyasi yoldaşı, belediyedeki vekili, Meclis Başkanı, Bütçe, İmar ve Daimi Encümen Üyesi [42] Bayram Özata, 12 Şubat 2004 tarihinde mafyavari bir yöntemle bacaklarından vuruldu.
Özata Tur, Atasay Dershanesi, Ata Kimya ve Ata Dış Ticaret şirketlerinden oluşan Özata Şirketler Grubu’nun sahibi olan Bayram Özata, Şişli Kocamansur Sokak No:64'teki dershane binasından evine gitmek üzere saat 23.00’te ayrılırken yanına yaklaşan ve kimliği belirlenemeyen bir kişi, tabancasını işadamına doğrultup 3 el ateşledi. Saldırgan olaydan sonra kayıplara karışırken, sağ bacağından 2, sol bacağından da 1 kurşun yarası alarak kanlar içinde yere yığılan Özata, çevreden yetişenler tarafından kendi otomobiliyle Şişli Etfal Hastanesi'ne kaldırıldı. Burada ilk tedavisi yapılan Özata, daha sonra ambulansla Amerikan Hastanesi'ne sevk edildi. Amerikan Hastanesi'ne getirilen Özata'nın yakınları, görüntü almak isteyen basın mensuplarına saldırdı. Özata'nın yakınlarıyla basın mensupları arasında kısa süreli bir arbede yaşandı. [43]
Olaydan sonra hemen hastaneye koşan Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül, “Sayın Özata’nın sağlık durumu gayet iyi. Kurşunlar diz altına isabet etmiş. Hastanedeki tedavisi sürüyor’’ şeklinde konuştu. [44]
Bayram Özata polise, saldırganı tanımadığını ve kendisine herhangi bir şey söylemediğini ifade etmişti. [45]
Ne saldırgan bulunabildi, ne olay aydınlatıldı, Ne Sarıgül, ne de Özata bu mafyavari kurşunlama konusunda hiçbir açıklama yapmadılar.
Ak Parti Şişli Belediye Başkan Adayı Muhsin Divan ısrarla Sarıgül’ün Vekili Bayram Özata’nın vurulma olayının aydınlatılmasını istedi ancak sözleri ve soruları havada kalakaldı: [46]
“Otopark mafyasının çalışmalarının dikkat çektiği Şişli ilçesinde, çok önemli bir olay yaşanmıştır. CHP Şişli Belediye Meclis Üyesi ve Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül’ün vekili sıfatını taşıyan Bayram Özata kısa süre önce ayaklarından vurulmuştur. Sayın Özata önümüzdeki yerel seçimlerde de CHP’nin Belediye Meclisi adayıdır. Fakat neden ve kimler tarafından vurulduğu kamuoyuna açıklanmamıştır. Herkes de biliyor ki bir kişinin ayaklarından vurulması olayı ,sıradan adi bir adli olay değildir. Vurulma yöntemi mafya denilen örgütlenmeninkilerle aynıdır. Şimdi soruyorum Özata’yı kimler ne için vurmuştur? Sayın Özata’nın karşı karşıya kaldığı saldırının nedenleri niçin kamuoyundan saklanmaktadı r?”
“Ayaklarından beş kurşunla yaralandığında Sarıgül’ün, ‘sıradan bir meclis üyesi’ dediği Bayram Özata’nın, Şişli Belediyesi Başkan Vekili, Meclis Başkanı, Bütçe, İmar ve Daimi Encümen Üyesi olduğu ortaya çıktı. Açıklama yapmaktan kaçınan Sarıgül’ün, Özata ile ortaklığı da belgeleriyle ortaya çıkınca bu kez itiraf etmek zorunda kaldı. ‘Basit bir olay” diye önemsemiyor. Olayın üzerine gitmek isteyen medyaya “o bizim sıradan bir meclis üyemiz” diye bilgi verip kamuoyu önünde tartışılmasının önüne geçiyor. ‘Bayram Özata Olayı’ halen faili meçhul olarak durmaktadır.” [47]
Şişli bölgesi bu tür vakalara aşinaydı…
CHP Şişli İlçe Başkanlarından Dursun Çaltı 27 Ocak 2000 tarihinde yine aynı yöntemle bacağından vuruldu. Şişli Belediyesi'ndeki yolsuzluklarla ilgili araştırmalar yapan Çaltı, dönemin Belediye Başkanı Gülay Aslıtürk'ün ipini çeken kişi olarak tanınıyordu. Çaltı'nın suç duyurusu üzerine hakkında dava açılan Aslıtürk, eşi Orhan Aslıtürk'le birlikte yurtdışına kaçmıştı. [48]
Dursun Çaltı’nın eşi Emine Çaltı, “İki ay önce büromuza birileri girip, dosyalarımızı karıştırmıştı. Bu olay ihtar gibi birşey. Dursun, gerek Gülay Aslıtürk, gerekse ondan sonraki dönemlerde çeşitli yolsuzlukları ortaya çıkardı. Devamlı tehdit alıyorduk. Artık alışmıştık. Bu, 'Artık sus' gibi bir şey oldu” diyordu. [49]
Medya Çaltı’nın belalısının eski Şişli Belediye Başkanı Gülay Aslıtürk olduğunu yazıp vurulma olayının ardında da onun olduğunu iddia etse [50] da Çaltı’nın hakkında araştırma yaptığı en son kişi Mustafa Sarıgül’dü…
Çaltı, vurulmadan önce Mustafa Sarıgül’ün Egebank’a kıyak geçtiği Esentepe’deki belediye binası konusunu araştırmaya başlamıştı.
”Biz Gülay Aslıtürk'ün yolsuzlukları nı ortaya çıkardık. Ancak gelen gideni arattı. Önce ANAP'lı Cüneyt Akgün ve ardından da DSP'li Mustafa Sarıgül, Gülay Aslıtürk'ü aratmayacak icraatlarda bulundular. Kamu yararına tahsis edilen bir arazi bankaya peşkeş çekiliyor, yine belediye binası aynı bankaya kiralanıyor. Ve dahası, Aslıtürk döneminin şaibeli bürokratları hâlâ görevlerinde kalabiliyor” [51] diyen Çaltı, bu sözlerinin üzerinden 1 ay geçmeden vuruldu.
Çaltı’nın vurulmasına neden olan konu şuydu:
“Geçtiğimiz günlerde Londra'da yakalandıktan sonra kefaletle serbest bırakılan Gülay Aslıtürk'ün yolsuzluk skandalıyla adını duyuran Şişli Belediyesi, şimdi de DSP'li Başkan Mustafa Sarıgül'ün şaibeli icraatlarıyla çalkalanıyor. Sarıgül'ün Şişli Esentepe Mahallesi'nde yol yapılması kaydıyla kamu yararına terkedilen alanı Egebank'a kullandırdığı ortaya çıktı. Egebank'ın kiracı olarak bulunduğu binanın arka kısmındaki inşaat alanında tadilat yaparak burayı kullandığı anlaşıldı. Şişli Belediyesi'nin Başkan Sarıgül döneminde, Bakanlar Kurulu kararıyla el konulan Egebank'la garip ilişkisi, bununla da sınırlı kalmadı. Başkan Sarıgül, SHP'li eski Başkan Fatma Girik döneminde alınan Esentepe'deki belediye binasını Egebank'a 350 bin dolara kiraladı. Sözleşmeye göre Egebank prestij bina olarak değerlendirilen binayı 10 Ocak'tan itibaren kullanmaya başlayacak. Sözkonusu kira işlemi yüzünden belediye, yeni bir bina inşa edilene kadar Okmeydanı, Feriköy ve Osmanbey'deki üç ayrı binada faaliyet gösterecek. Aynı binada bulunan Tapu Kadastro Müdürlüğü ise Sultanahmet'e taşınacak.
Şişli Belediyesi'nin yeni binası ise Okmeydanı'nda 6 bin metrekare üzerine inşa edilecek. Yeni binanın proje ve yapım ihalesini Yapıtek İnşaat Tic. San. A.Ş ile Ceylan İnşaat Taahhüt İthalat ve İhracaat Ltd. Şirketi ortaklığı kazandı. Hizmet binasının yapımını, Yapıtek ve Ceylan İnşaat'ın, 9 trilyon 515 milyar liraya gerçekleştireceğ i belirtildi. Mülkiyeti Hazine'ye ait olan ve Şişli Belediyesi'ne tahsis edilen arsada, yaklaşık 40 bin metrekare inşaat alanı bulunuyor. CHP Şişli ilçe eski Başkanı Dursun Çaltı, belediye binasının kiralanmasına tepki gösterirken, ”Prestij bina kapsamında değerlendirilen binayı devletin el koyduğu bir bankaya kiralıyorsunuz. Ve belediye hizmetlerini üç, hatta dört ayrı yerde görülmek üzere dağıtıyorsunuz. Bu olacak iş mi? Hazır belediyeye ait bina varken Şişli halkı neden Sultanahmet'te tapu işlemi yaptırsın?” diye sordu. Çaltı, şöyle konuştu: ”Biz Gülay Aslıtürk'ün yolsuzlukları nı ortaya çıkardık. Ancak gelen gideni arattı. Önce ANAP'lı Cüneyt Akgün ve ardından da DSP'li Mustafa Sarıgül, Gülay Aslıtürk'ü aratmayacak icraatlarda bulundular. Kamu yararına tahsis edilen bir arazi bankaya peşkeş çekiliyor, yine belediye binası aynı bankaya kiralanıyor. Ve dahası, Aslıtürk döneminin şaibeli bürokratları hâlâ görevlerinde kalabiliyor.” [52]
Çaltı’nın vurulma olayı 5 yıl “faili meçhul” olarak tozlu raflarda kaldı. Kimin tarafından ne için vurulduğu bilinmeyen Çaltı’nın dosyasının kapağı 17 Ocak 2005 tarihinde Ümraniye Cumhuriyet Savcılığı’na verilen bir dilekçe ile aralanmaya başladı.
Savcılığa başvuran Tamer Yılmaz, Dursun Çaltı’yı vurduğunu itiraf ediyor, kendisini bu suça azmettirenin de Mustafa Sarıgül olduğunu, ancak şimdi konuşmaması için Sarıgül ve adamları tarafından ölümle tehdit edildiğini açıklıyordu. [53]
Ümraniye Başsavcılığı’nın 2005/1016 hazırlık numarasıyla işleme koyduğu dilekçede yer alan ifadeler, bugüne kadar sır olarak kalan birçok olayın çözülmesi için gerekli ipuçlarını içinde barındırıyordu…
Bütün bunlar olup biterken Mustafa Sarıgül’ün kamuoyundan itinayla gizlediği bir başka konu daha vardı…
Sarıgül gerek basın açıklamalarında gerekse düzenlediği mitinglerde her ne kadar;
“HAKKIMDA AÇILAN TEK DAVA VE ALEYHİMDE SONUÇLANMIŞ TEK YARGI KARARI YOK” [54]
”BUGÜN SARIGÜL İLE İLGİLİ AÇILMIŞ BİR TEK DAVA VE YARGI KARARI YOKTUR.” [55]
diyorsa da aslında bu sözler gerçeği yansıtmıyordu.
Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül, bu sözleri sarf ettiği günlerde İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde Türk Ceza Kanunu’nun 240. maddesinde belirtilen “görevi kötüye kullanmak” suçundan yargılanıyordu. [56]
Sarıgül’ü Ağır Ceza Mahkemesi’ne düşüren “GİZLİ” damgalı belgenin altındaki imza İstanbul Defterdarı Kadir Boy’a aitti.
Boy, İstanbul Valiliği’ne gönderdiği 28.08.2001 tarih ve 1841-82 sayılı GİZLİ belgede Sarıgül hakkında şunları yazmıştı:
T.C.
MALİYE BAKANLIĞI
İSTANBUL DEFTERDARLIĞI
Personel Müdürlüğü
SAYI :PER:06/
KONU:
İSTANBUL VALİLİĞİ
(İl İdare Kurulu Müdürlüğüne)
İLGİ:05.07.2001 tarih ve B054VLK 4340600.02.K. 2001/68 sayılı yazınız.
Şişli Belediye Başkanlığı hakkında İl İdare Kurulunca verilen 04.07.2001 tarih ve 2001/68 sayılı karar ile ilgili olarak ilgi yazınız ekinde alınan tahkikat dosyası incelenmiş olup,
Şişli Belediye Başkanı Mustafa SARIGÜL'ün,
-Şişli Feriköy Mahallesi Kurtuluş cad.1216 Ada 10 ve 11 parsellerdeki imara aykırı ruhsatsız yapılaşmadan dolayı yasal işlemleri zamanında ve tam olarak yapmadığı,
-Ayazağa Büyükdere asfaltı 8659 ada, 1-2 parsellerinde imar planına aykırı yapılaşma yapılması ile özellikle Garanti Bankası ve İhlas Finans'm kiracısı olduğu iki binanın korunduğu konusunda; 23.12.1990 tarihinde Yapı Ruhsatı düzenlenen ve daha sonra yüksekliği değiştirilen 8659 ada l parseldeki bina hakkında 01.10.1997 tarihinde yapı tatil tutanağı düzenlenmesine rağmen 08.01.1998 tarihinde karar alınmak üzere Belediye Encümenine sunulmasından, 20.04.1998 tarihinde Belediye Encümeni tarafından 3194 Sayılı Kanunun 32. maddesine göre yıkım kararı alınmasına rağmen bu kararı uygulamadığı anlaşıldığından,.
İlgili hakkında T.C.K.nun 240. maddesinde belirtilen görevi kötüye kullanmak suçundan yargılanmak üzere, M.M.H.Knun 5. ve C.M.U.K.nun 163. maddesi gereğince ”Lüzum-u Muhakeme” karan verilmesi kanaati edinilmiştir.
Diğer sanıklar hakkında söz konusu raporda yer alan önerileri uygun görüşle tensiplerinize arz ederim.
Kadir BOY
İstanbul Defterdarı
EK: Dosya
İstanbul Defterdarı’nın bu yazısının ardından, İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde kendisinden önceki Belediye Başkanı Gülay Aslıtürk zamanında yapılan kaçak yapılarla ilgili yıkımları gerçekleştirmediğ i gerekçesiyle “görevi kötüye kullanmak” suçundan yargılanmaya başlanan Sarıgül’ün 24 Aralık 2004 tarihindeki duruşmasına ait tutanak ilginç ifadeler içeriyordu.
Esas No: 2003/286
DURUŞMA TUTANAĞI
C.TARİHİ : 22.12.2004
BAŞKAN : AHMET ULUCAK 20792
ÜYE : ÜMRAN SÖLEZ TAN 21358
ÜYE : CEVDET ÖZFİLİZ 22885
C.SAVCISI : ORHAN ERBAY 27986
KATİP : LEYLA GÜL
Her ne kadar duruşma 24.12.2004 tarihine bırakılmış ise de, geçen celse ara kararının 2. bendi uyarınca sanıklardan Mustafa Sarıgül bugün mahkememize müracaat etmiş olmakla, ifade vereceğini beyan etmiş olmakla, sanığın ifadesinin alınması amacı ile celse açıldı, sanık ile vekili geldi. Açık duruşmaya devam olundu.
SANIK MUSTAFA SARIGÜL : Hakkı oğlu, Ayşe'den olma, 1956 doğ. Erzincan, Ilıç Kuruçay köyü nüfusuna kayıtlı olup, Ataköy 11. Kısım no: 26 adresinde oturur, evli, 2 çocuklu, okuryazar, halen Şişli belediye başkanı olarak görev yapar, TC, sabıkasız. İl idare kurulunun lüzumu muhakeme kararı ile Danıştay 2. Dairesinin lüzumu muhakeme karan okundu, sanığa isnat edilen suçu anlatıldı. CMUK 135. maddesindeki yasal hakları hatırlatıldı.
SANIKTAN SAVUNMASI SORULDU :
İsnat edilen suçlamayı kabul etmiyorum. 1999 yılında Şişli belediye başkanı olarak göreve başladım. Danıştayın lüzumu muhakeme kararında belirtildiği şekilde imar mevzuatına aykırı biçimde yapılan yapılaşmaya göz yummam söz konusu değildir, şişli belediyesinde 7 tane başkan yardımcısı vardır, 1 tane teknik başkan yardımcısı bulunmaktadır, Belediye başkanı olarak benim kaçak yapılaşma ile birebir ilgilenmem söz konusu değildir, yetki paylaşımı yapılmıştır, ve başkan yardımcıları bu konuda yetkilendirilmiş tir, söz konusu yapılaşma İle ilgili olarak Belediye encümeninden yapı tatil tutanağına göre 04.05.2001 tarihinde yıkım kararı çıkmıştır. Bunun uygulanması da memurlara bırakılmıştır. Meskun olan yerlerin yıkılması gayet zor olmaktadır, öncelikle Büyükşehir belediyesinin bu yerin suyunu kesmesini, elektrik idaresinin elektrikleri kesmi ve ayrıca emniyet tedbirinin alınması gerekmektedir, ayrıca bizim şişli belediyesi olarak ekiplerimizin bu yıkımları yerine getirmesi mümkün değildir. Ekipmanlar olmadığı için yıkma olanağımız olmamıştır. Söz konusu Orhan Karaya ait bu taşınmaza ben göreve başlamadan evvel yapı izni verilmiş, ancak mıntıka mühendislerinin yaptıkları denetim sonunda imar mevzuatına aykırı bulunması nedeniyle yapı tatil tutanağı düzenlenmiş bu yapı tatil tutanağı encümene gelmiş ve encümenden de yıkım kararı verilmiştir, belediye imkanlarının olanaksızlığı nedeniyle gerçekleştirilmemiş tir, bu olayda benim herhangi bir ihmalim söz konusu değildir dedi.
Hazırlık tahkikatı sırasında vermiş bulunduğu dilekçeleri ve müfettişe verdiği savunmaları ayrı ayrı okundu,soruldu, doğrudur dedi. Sanığa ait doğum ve sabıkasızlık kayıtları okundu, bana aittir dedi. Sanığın yokluğunda yapılan usulü muameleler ayrı ayrı okundu, soruldu, bir diyeceğim yoktur dedi. Sanık vekilinden soruldu : müvekkilimin savunmasına aynen katılıyorum. Müvekkilim bilindiği gibi belediye başkanıdır, bu nedenle duruşmalardan vareste tutulmasını talep ediyorum dedi.
G.D. İSTEM GÜNÜ :
1- Sanık Mustafa Sarıgül’ün sorgusu yapılmış bulunduğundan yaptığı görev nedeniyle duruşmalardan vareste tutulmasına,
2- Bu nedenlerle duruşmanın daha evvel bırakıldığı 24.12.2004 günü saat 10.00'a bırakılmasına oybirliğiyle karar verildi. 22.12.2004
Başkan 20792 Üye 21358 Üye 22885 Katip
İSTANBUL 2. AĞIR CEZA MAHKEMESİ
____________ _________ _________ _________ _
[1] DSP Genel Merkezi, 23 Kasım 2004
[2] Ahmet Tulgar Gazete Pazar 3 Ocak 1999
[3] Yıldırım Türker, Radikal 23 Ağustos 2004
[4] TBMM Susurluk Komisyonu Raporu Bölüm 2,sf 75-148
[5] Türkiye Ticaret Sicili Gazetesi, Sayı: 3875, sf.243, 20 Eylül 1995
[6] Atilla Dişbudak Milliyet 5 Eylül 1998
[7] Tuncay Özkan 9 Mart 2000 Radikal
[8] Türkiye Ticaret Sicili Gazetesi, Sayı: 5715, sf.959, 10 Ocak 2003
[9] Türkiye Ticaret Sicili Gazetesi, Sayı: 6082, sf.684, 30 Haziran 2004
[10] Akşam 19 Aralık 2002
[11] Tolga Şardan Milliyet 10 Nisan 1998
[12] Fuat Akyol Aksiyon Dergisi Sayı:506 Eylül 2004
[13] Savaş Özbey, Hürriyet 20 Temmuz 2003
[14] Tolga Şardan Milliyet 10 Nisan 1998
[15] Ercan Gün, Zaman 6 Ekim 2002
[16] İhlas Haber Ajansı 10 Nisan 2002
[17] İhlas Haber Ajansı 20 Aralık 2001
[18] Dünya 21 Kasım 2000
[19] Cihan Haber Ajansı, 17 Ocak 2004
[20] Yaşar Çakmak Milliyet 9 Temmuz 2001
[21] Sabah 9 Temmuz 2001
[22] Yalçın Bayer Hürriyet 15 Temmuz 2001
[23] Semra Kardeşoğlu-Mustafa Bakacak Milliyet 10 Temmuz 2001
[24] Yalçın Bayer Hürriyet 15 Temmuz 2001
[25] Sabah 10 Temmuz 2001
[26] Gül Kireklo Akşam 11 Temmuz 2001
[27] Milliyet 7 Ağustos 2003
[28] Dinçer Şeref- İsmail Erben Milliyet 5 Haziran 2002
[29] Müjgan Akkuş Akşam 12 Temmuz 2001
[30] Akşam 12 Temmuz 2001
[31] Mehmet Eymür, MİT Raporu ATİN 10 Kasım 1987
[32] Ercan Gün-Birol Aydın, Zaman 4 Eylül 2004
[33] Haberx 29 Aralık 2003
[34] Leyla KARAKOÇ, Aktüel Para 12 Ocak 2004
[35] Leyla KARAKOÇ, Aktüel Para 12 Ocak 2004
[36] İhlas Haber Ajansı 21 Şubat 2003
[37] Savaş Süzal HaberGazete http://www.habergaz ete.com/
[38] Osman Aydoğan Sabah 9 Ocak 2005
[39] Milliyet 26 Kasım 1997
[40] Özgür Politika 2 Aralık 1997, http://www.ozgurpol itika.com/ 1997/aralik/ 1202dib.htm
[41] Özgür Politika 12 Aralık 1997 http://www.ozgurpol itika.org/ 1997/aralik/ 1212dia.htm
[42] İnternethaber 20 Mart 2004 www.internethaber. com/mays/ article_view. php?aid=232798
[43] İhlas Haber Ajansı 12 Şubat 2004
[44] Cihan Haber Ajansı 13 Şubat 2004
[45] Anadolu Ajansı 12 Aralık 2004
[46] Seçim Özel TV 8 3 Mart 2004
[47] İnternethaber 20 Mart 2004 www.internethaber. com/mays/ article_view. php?aid=232798
[48] Radikal 28 Ocak 2000
[49] Mustafa Özdabak-Sezgin Akkoyun Hürriyet 28 Ocak 2000
[50] Dinçer Şeref-Hızır Kazdal Akşam 28 Ocak 2000
[51] Yeni Şafak 30 Aralık 1999
[52] Yeni Şafak 30 Aralık 1999
[53] Ümraniye Cumhuriyet Başsavcılığı 17.01.2005 tarih ve 2005/1016 no’lu Hazırlık Soruşturması
[54] Radikal 24 Kasım 2004
[55] Sabah 17 Kasım 2004
[56] İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi Dosya Esas No: 2003/286
24 Ocak 2010 Pazar
UĞUR MUMCU'NUN ÖLÜMÜNE SEBEB 7 OCAK 1993 TARİHLİ CUMHURİYET GAZETESİNDEKİ YAZISI
Ortadoğu’nun karanlık bir kuyu olduğu her gün biraz daha anlaşılıyor.
Kanıtlanan son ilişki MOSSAD-Barzani ilişkisidir.
MOSSAD, İsrail’in gizli istihbarat örgütüdür.
Bu örgütün, Kürt lideri Molla Mustafa Barzani ile ilişkileri olduğu söylense daha önce kim inanırdı?
Barzani’nin CIA ile ilişkisi artık belgelendi.
Kimse bu ilişkiye, “Hayır olmadı” diyemiyor.
CIA-Barzani ilişkileri biliniyordu da MOSSAD-Barzani ilişkileri bilinmiyordu.
MOSSAD’ın Barzani ile ilişkileri Londra ve Sydney’de yayınlanan “Israel’s Secret Wars-A History of Israel’s Intelligence Services” adlı kitapta sergileniyor.
Kitap, İngiliz The Guardian gazetesinde 1984 yılından bu yana Tel-Aviv muhabirliğini yapan Ian Black ve Washington’daki Brooking Enstitüsü‘nde çalışan öğretim üyesi Benny Morris tarafından yazılmış.
Kitapta MOSSAD-Barzani ilişkileri, İsrail Dışişleri Bakanlığı ve MOSSAD yazışmalarına dayanılarak açıklanıyor.
Önsözde, kitabın yayından önce İsrail ordu yetkilileri tarafından da incelendiği yazılıyor.
* * *
Kitapta 1967 Arap-İsrail Savaşı’ndan sonra, MOSSAD’ın Kürtlerle ilişki kurduğu (sh.327), Mısırlı ünlü gazeteci Hasan el-Heykel’in İsrailli subayların Kürtler aracılığıyla Irak’tan radyo bağlantıları kurduğunu 1971 yılında açıkladığı anlatılıyor.
1969 yılı Mart ayında Kerkük petrollerine yapılan saldırının da İsrail tarafından yapıldığı açıklanıyor. 1972 yılında imzalanan Sovyet-Irak Dostluk Antlaşması’ndan sonra İran Şahı ABD Başkanı Nixon ile gizli görüşme yapıyor; bu gizli görüşmeden sonra CIA tarafından “Kürdistan Demokratik Partisi”ne üç yıl içinde 24 milyon dolar gönderiliyor.
Barzani’nin Irak rejimine karşı ayaklandığı yıllarda, ABD-İsrail-İran üçlüsü bu ayaklanmayı destekliyor. Barzani-ABD ilişkileri, ABD Dışişleri eski bakanı Henry Kissinger eliyle yürütülüyor.
MOSSAD-Barzani ilişkileri de İsrail’in Tahran’daki askeri ateşesi Yaakov Nimrodi (MOSSAD Ajanı) aracılığı ile gerçekleşiyor.
Nimrodi’nin üstlendiği görev ilginç:
Nimrodi Sovyet silahlarının Barzani’nin eline geçmesinde rol oynuyor. (sh. 328-329)
Kitapta, MOSSAD’dan Kürtler’e 50 milyon dolar para verildiği, ABD kaynaklarına dayanarak açıklanıyor. (sh.328)
* * *
70’li yıllardaki bu ilişkiler bugün sürüyor mu?
Kitaba göre sürüyor.
“Körfez Savaşı” sırasında Irak’ın attığı Scud füzelerinin Tel-Aviv’e düşmesi üzerine bu ilişkiler yeniden başladı. (sh.521)
Baba Molla Mustafa Barzani ile kurulan ilişkiler, şimdi de oğul Mesud Barzani ile sürüyor.
MOSSAD, Barzani’ye Avrupa kahvelerinde çekler vererek bu desteği sürdürüyor.
Kitapta, Mesud Barzani’nin İsrail’e gizlice giderek yardım istediği yazılıyor.
Bu ilişkiler sürüyor ve anlaşılıyor ki daha da sürecek...
Gizli yollarla sürecek, açık yollarla sürecek...
İlgi belli...
İlişki de belli...
Kürtler sömürgeciliğe karşı bağımsızlık savaşı yapıyorlarsa ne işi var CIA ve MOSSAD’ın Kürtler arasında?
Yoksa CIA ve MOSSAD, antiemperyalist savaş veriyorlar da dünya bu savaşın farkında değil mi?
Uğur MUMCU, ( Cumhuriyet, 7 Ocak 1993)
YERLİ TOHUMLARIMIZ KANUNLA YABANCILARIN ELİNE GEÇECEK
Nasıl mı? Gözlem Gazetesinden Serkan Aksüyek'in Ziraat Mühendisleri Odası İzmir Şubesi Başkanı ve Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Kamil Okyay Sındır'ın görüşlerini de aldığı haberi şöyle:
Türk çiftçisine tohumda kurulan tuzak sadece Tohumculuk Kanunu ile sınırlı değil. 3 binden fazla "endemik/ kendine has" bitki türünü barındıran Anadolu toprakları 2004'te yasalaşan "Islahçı Hakları Kanunu" ile birlikte, devlet eliyle, uluslararası tohumculuk şirketlerinin pazarı olacak. Kilerine tohumluk ayıran çiftçi Hasan Ağa, 2011'den itibaren bunu pazarda satamayacak. Aksi halde başı uluslararası tohumculuk şirketleri ile belaya girecek.
Tohumculuk Kanunu, kabul edildiği 2006 yılında pek çok tartışmanın odağındaydı. Karşı çıkışların temelini, ağırlıklı olarak özel sektör kuruluşlarından oluşan "Türkiye Tohumcular Birliği" oluşturuyordu. Oysa, bu kanunu tek başına ele alıp eleştirmek, yine tohumculuk şirketlerinin ekmeğine yağ sürüyordu. Türkiye'nin tohumculukta adeta teslim alınmasını amaçlayan süreç 8.1.2004 tarihinde yasalaşan 5042 sayılı Islahçı Haklarının Korunması Kanunu ile başladı.
Birbirini tamamlayan bu iki kanun, önce tohum ıslahı yapan şirketlerin haklarını düzenledi, daha sonra devlet eliyle ıslahçı şirketlere pazar yaratılmasının güvencesini sağladı.
5 yıllık geçiş süresinin sonunda Türk halkı ve Türk çiftçisi bu gerçeği çok daha acı deneyimlerle yaşayacak.
Şimdi sondan başa gederek Türk halkının nasıl bir kumpas içine sokulduğunu aktaralım.
Kayıt zorunluluğu
31.10.2006 tarihli Resmi Gazete'de yayınlanan 5553 sayılı "Tohumculuk Kanunu"nun 5. maddesinde "Bakanlık tarafından, bitkisel ve tarımsal özellikleri belirlenerek sadece kayıt altına alınan çeşitlere ait tohumlukların üretimine izin verilir" deniyor.
Aynı yasanın 7. maddesinde ise, "Yurtiçinde sadece kayıt altına alınmış çeşitlere ait tohumlukların ticaretine izin verilir" hükmü ile kayıt altına alınmamış, ama çiftçinin yüzlerce yıldır ürettiği ve ticaretini yaptığı tohumların ticaretine kesin bir engel konuyor.
Peki, bu sınırlama ne zamandan itibaren geçerli?
Yasanın geçici 1.. maddesinde bu sınırlamaya ilişkin 5 yıllık bir geçiş süreci öngörülmüş.
Bu durumda, 31.10.2011 tarihinden itibaren, hemen her çiftçinin yüzyıllardır ürettiği ve kilerinde gelecek dönemi için sakladığı tohumluklar, şayet kayıt altına alınmamışsa ticarete konu olamayacak.
Yani, elinde fazla tohumu olan çiftçi Hasan Ağa bu tohumunu komşusuna veya pazarda ihtiyacı olan diğer çiftçilere satamayacak.
Ya satarsa ne olacak?
Aynı yasanın 12. maddesine göre ilk etapta 10 bin YTL (10 milyar TL) idare para cezasına çarptırılacak. Fiilin tekrarı halinde beş yıl süreyle faaliyetten men edilecek, tohumluklara Bakanlık tarafından el konulacak. Müsadere edilen tohumlukların imha edilmesine karar verildiği takdirde, imha masrafları çiftçi tarafından ödenmek şartıyla Bakanlık tarafından gerçekleştirilecek.
Zaten yokluklar içinde yaşamını sürdüren çiftçi, borcunu ödeyemezse haciz işlemi uygulanacak, yine ödememekte direnirse mapushane damını görecek.
O "birisi" kim?
Atadan, deden, babadan kalma yöntemlerle üretilen tohum, kayıt altına alınmamışsa ticareti yapılamayacağı gibi, tohumluk olarak kullanımına da izin verilmeyecek. Çiftçinin bu ihtiyacını, üreten birisinden satın alması gerekecek. İşte bütün mesele o "birisi"nin kim olacağı noktasında düğümleniyor.
Haberimizi buraya kadar okuyanların "İyi de kardeşim ne var bunda, çiftçi gitsin tohumunu tescil ettirsin, ticaretini de yapsın" dediklerini duyar gibiyiz.
İş bununla bitmiyor
Tohumculuk Kanunu'nun altyapısını oluşturan bir başka kanun, adeta bu iş için özel olarak hazırlanmış
8.1.2004 tarihinde Resmi Gazete'de yayınlanarak yürürlüğe giren 5042 sayılı "Yeni Bitki Çeşitlerine Ait Islahatçı Haklarının Korunmasına İlişkin Kanun" işte tam bu aşamada devreye giriyor.
Türkiye'de tohum ıslahı yapan şirketlerin yaklaşık yüzde 90'ı uluslararası şirketler. Dünya tohumculuğunu 6 büyük tekel elinde bulunduruyor. Bunlar Novartis, Monsanto, Cargill, Dupont, ADN ve Bayer. Bu firmaların Türkiye'deki tohumculuk firmalarıyla hisse bazında ya da bayilik yoluyla kurdukları ortaklıkları bulunuyor.
5042 sayılı yasaya göre bu firmalar Türk çiftçisinin tohumlarını alıp, patent ve fikri mülkiyet haklarına sahip olacaklar.. Şirketlerin hakları ise yine bu yasayla güvence altına alınmış olacak.
Yani, önce Tohumculuk Yasası ile çiftçiye "Arkadaş sin bu tohumluğunu kullanamazsın" denecek, sonra da o tohumları tescil ettiren şirketlere "devlet eliyle" pazar yaratılacak.
Şaka gibi değil mi?
Türkiye'nin bugün özellikle sebze tohumlarında yüzde 90 oranında yabancı şirketlere bağımlı olduğunu da anımsatmak gerekiyor.
Hakem Heyeti ne iş yapacak?
Bu noktada sorunun bir başka muhatabı ise Tohumculuk Kanunu ile kurulma kararı verilen Türkiye Tohumcular Birliği olacak. Yasanın 16. maddesinde birliğin kuruluş çalışmalarına ilişkin kapsamlı hükümler yer alıyor. Birlik; bitki ıslahçıları, tohum sanayicileri ve üreticileri, fide üreticileri, fidan üreticileri, tohum yetiştiricileri gibi pek çok alt birliğin çatı kuruluşu olarak örgütleniyor.
Buraya kadar da her şey normal görünüyor.
Sorun, birliğin bünyesinde kuruluş şeması verilen Hakem Kurulu ile ilgili Alt birliklerin kendi üyeleri arasından iki yıl için seçecekleri, konunun uzmanı kişiler tarafından kurulan Hakem Heyeti'nin görevleri arasında "yargılama" anlamına da gelecek "örtülü ve içi doldurulmamış" cümleler bulunuyor. İşte görev tanımından iki dikkat çeken örnek (Madde 33):
Birlik ve alt birlikler, alt birlikler ve üyeleri ile alt birlik üyeleri ve üçüncü kişiler arasında ortaya çıkacak ihtilafları uzlaşma, arabuluculuk ve hakemlik yoluyla çözmek..
Birliğin uluslar arası uzlaşma, arabuluculuk ve hakemlikle ilgili yükümlülükleri çerçevesindeki görevlerini yürütmek.
Birliğin üyeleri arasında ağırlığı ise yabancı şirketler oluşturacak.
Kısacası Türkiye, başka devletlerin "uzay araştırmaları ile bir tutma" derecesinde önem verdiği bu sektörü, yabancı şirketlerin ağırlığındaki "Tohumcular Birliği"nin insafına ve tasarrufuna teslim etmiş durumda.
VE İŞTE GÖRÜNMEYEN KONUŞULMAYAN TEHLİKE: UPOV
Türkiye'nin tohumculukta sıkıştırıldığı kumpas, sadece Tohumculuk Yasası ve Islahatçı Haklarının Korunması Yasası ile sınırlı değil. Kısa adı UPOV olan "Uluslararası Yeni Çeşitleri Koruma Birliği'ne (International Union for the Protection of New Varieties) 18 Kasım 2007'de 65. ülke olarak üye olan Türkiye, bu sözleşme hükümleri uyarınca zengin biyoçeşitliliğini yitirme teplikesi ile karşı karşıya kalacak. Başbakanlığın resmi web sayfasında UPOV'a Türkiye'nin yaptığı başvurunun gerekçesinde "Bitki ıslahçılarının haklarını koruma altına alarak Türkiye'nin yeni tohum geliştirmek için yatırımları çekeceği" belirtiliyor.
Buna acaba, "sanılıyor" desek daha mı doğru?
Bakalım gerçek söylendiği gibi mi?
UPOV'un Uluslararası Patent Birliği'nin tohumculuk sektöründeki karşılığı olduğuna dikkat çeken Ziraat Mühendisleri Odası İzmir Şubesi Başkanı ve Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi Öğretim Üyesi
Prof. Dr. Kamil Okyay Sındır, bu noktada insanın kanını donduran açıklamalar yapıyor. İki yasal düzenleme sonunda UPOV'a üye olarak yabancı şirketlerin Türkiye'yi tamamıyla ele geçirmesinin kapısını açtığı savunan Prof. Sındır şunları söylüyor:
"İşin özü şu: Mesela Anadolu'da pek çok buğday çeşidimiz var. İç Anadolu'ya, Ege'ye, Karadeniz'e, Çukurova'ya özgü iklim şartlarına göre farklılık gösteriyor. Bunlar on binlerce yıldır bölgesel ve ekolojik farklılıklar nedeniyle çeşitlenmiş. UPOV üyeliği ile uluslararası tohum şirketlerinin hakları yasal koruma altına alınacak; tohumluk üretimi, satışı ve dağıtımı da korunacak. Çiftçiye "sen kendi tohumunu yapamazsın" denilecek. Öncelikle zengin biyoçeşitlilik yok olacak. Zararlılara, hastalıklara karşı dayanıklı olan çeşitleri üretemez olunca, bu şirketlerin tohumlarını satın almak zorunda kalacak. Dayatılan bu tohumlar, büyük olasılıkla o yörenin ekolojisine uyum sağlamayacak. Dayanımı artırmak için bu kez ilaç ve gübreye ihtiyaç duyulacak. Ekolojiye uygun olmadığı için verim ve ürün kayıpları yaşanacak."
Prof. Dr. Kamil Okyay Sındır, Türkiye'de basın organlarının sadece Tohum Yasası'nı eleştirme yanlışına düştüğünü, olayın bütünün görmeden yapılacak yorumların yine yabancı tohum şirketlerine yarayacağını belirtti. Türkiye'nin yerel tohum şirketlerini koruma altına almadan ve genetik kodlarını tescillemeden UPOV'a üye olmasının büyük bir hata olduğunu söyleyen Sındır, kendisinin bir akademisyen olarak tohuma patent alınmasına karşı olduğunu söyledi:
"Bir canlı organizma üzerinde fikri mülkiyet hakkı olamaz. Yani sizin bir Alman kurdunuz var, doğum yapıyor. Ben bunu tescilledim, artık her Alman kurdu sahibi doğum yaptırırken bana soracak diyorsunuz.. Doğanın mülkiyeti bu, senin şahsi mülkiyetin olamaz. Ben kuraklığa dayanıklı bir çeşit geliştiririm. Yeni ıslah çalışmaları elbette yapabilirim. Ve çiftçiye "Bu güzel bir tohumdur, şöyle kalitelidir, besin değeri şöyle yüksektir, fiyatı şudur" derim. Çiftçi Hasan Ağa bunu ister alır, ister almaz. Ama, al bunu kullanmak zorundasın diyemem. Çiftçinin ürettiği tohumun üzerine gidip "ben bunu ıslah ettim, genetik kodu artık benimdir, bunu kullanacaksın diyemezsiniz. "
Sındır, Uluslararası Gıda Örgütü'nün (FAO) resmi kayıtlarına göre 1970'ten sonra biyoçeşitlilikte yüzde 75'lik kayıp yaşanmasının, söylediklerinin kanıtı olduğuna dikkat çekti.
UPOV ÜYELİĞİ SONRASINDA NELER YAŞAYACAĞIZ?
UPOV üyeliği ile Türkiye'nin genetik çeşitliliği yağmalanacak, yerel çeşitler hızla yok olma sürecine girecek.
Tarım ilacı ve gübre kullanımına dayalı bir tarım sistemi olan endüstriyel tarım yaygınlaşacak. Bu durum toprakların, suların, ürünlerin kirlenmesi sonucunu doğuracak. Küresel ısınmayı hızlandıracak.
Köylüler tohumlara daha yüksek fiyat ödeyecek.
Taşımaya daha elverişli tatsız ve besin değeri düşük sebze, meyveler yüzünden hipermarket zincirlerinin ürün üzerindeki hâkimiyetleri artacak. Ürün çiftçinin elinden daha ucuza alınacak.
Bütün bu gelişmeler köylünün yoksullaşması ve kırlardan göç ederek kentlere yığılmasını hızlandıracak.
Lezzetsiz ve besin değeri düşük ürünleri tüketecek olan tüketicilerin sağlıkları bozulmaya devam edecek.
TEKELLERİ KORUYAN YASA JET HIZINDA ÇİFTÇİYİ KORUYAN SUMEN ALTINDA
Tohumculuk sektörünü uluslararası tekellerin eline bırakacak yasal altyapı, maşallah dedirtecek hızda ve içerikte Meclis'ten geçirilirken, Türkiye'nin asıl zengin bitki çeşitliliğini koruması gereken yasal altyapı, yani "Biyogüvenlik Yasası" yıllardır Meclis gündemine gelmeyi bekliyor.
Bugün tüm Avrupa'da yaklaşık 11 bin 500 bitki türü bulunuyor. Oysa sadece Anadolu coğrafyasında 11 bin bitki türü yer alıyor ve bunun da yaklaşık 3000-3500'ünü endemik, yani anavatanı Anadolu olan ve buradan başka bir yerde görülmeyen türler teşkil ediyor.
İşte bu zenginliğin, gelişmiş tüm ülkelerde olduğu gibi koruma altına alınması ancak Biyogüvenlik Yasası ile mümkün. Ziraat Mühendisleri Odası (ZMO) İzmir Şubesi Başkanı Kamil Okyay Sındır,
Türkiye'de bitki genlerinin korunmasını yasal şartlara bağlayacak olan yasanın 4 yıldır tasarı halinde bekletildiğini anımsatarak şunları söyledi: "Tohumculuk Kanunu'nun AB Uyum Paketi içinde yer aldığı ve öncelikle çıkartılması gereken yasalardan biri olduğu söylendiyse de, AB ile yapılan müzakerelerin hiçbirinde böylesi bir yasanın çıkarılması yönünde talep yoktu. Sektörün tek egemen kesimi olan uluslararası şirketler, bu topraklarda yüzyıllardır, doğanın ve insan emeğinin oluşturduğu tohumları patentlemeye çalışıyorlar."
Türk çiftçisinin binlerce yıldan gelen bilgi birikimiyle ıslah ettikleri tohumlukların üzerindeki haklarını kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu savunan Sındır, böylelikle temel üretim girdilerini her yıl bir önceki yıldan daha zor temin etmeye başlayacakları uyarısını yaptı.
AKP’NİN 2010 TÜRKİYE TABLOSU HEMDE BAŞBAKANLIĞA BAĞLI TÜRKİYE İSTATİSTİK KURUMU VERİLERİ..
Aşşağıdaki rakamlar, Devletin Kurumlarının yani Hazinenin, TUİK’in, Merkez Bankasının ve Ticaret Odalarının rakamlarıdır. Doğru rakamlardır, herkesin ulaşabileceği rakamlardır..
2010 Yılı Bütçe Harcamaları—–286,9 Milyar TL.
2010 Yılı Bütçe Gelirleri——236,7 Milyar TL.
2010 Yılı Öngörülen Açık——– 50,2 Milyar TL.
2010 Yılı Ödenecek Faiz Tutarı—-58,8 Milyar TL.
2010 Yılı Öngörülen Dış Ticaret Açığı—– 45,5 Milyar Dolar.
2010 Yılında 13 Milyon Çalışandan Alınacak Vergi—42,9 Milyar TL.
2010 Yılında Alınacak Kurumlar Vergisi——20,0 Milyar TL.
2010 Yılında KDV Artış Oranı—-% 19
2010 Yılında ÖTV Artış Oranı– % 31,6
2010 Yılında Bütçe Gelirlerindeki Artış Oranı– % 18,2
KOBİ Destekleme ve Geliştirme İdaresine Verilecek para– 360 Milyon TL.
GAP İçin Ayrılan Para——————-59 Milyon TL.
DİYANET İŞLERİ İçin Ayrılan Para- 2,6 MİLYAR TL.
2009 Yılı Toplam Borcumuz(Kamu+Merkez Bankası+Özel-460,1 MİLYAR DOLAR
2010 Yılı ASGARİ ÜCRET(NET) ————-521,89 TL
2010 Yılı Yaklaşık 9 Milyon Emekli Ortalama Aylığı—-660,00 TL
2010 Yılı İŞSİZ SAYISI(Resmi sayı+iş aramaktan vazgeçenler)—5 Milyon 368 bin kişi.
2010 Yılı Ödenmeyen Kredi Kartı ve Tüketici Kartı Sayısı—2 Milyon 100 bin.
2009 Yılı Karşılıksız Çek Sayısı—-1 Milyon 815 bin 776 adet
2009 Yılı Protestolu Senet Sayısı—–1 Milyon 718 bin 616 adet
2010 Yılı Bütçe Harcamaları—–286,9 Milyar TL.
2010 Yılı Bütçe Gelirleri——236,7 Milyar TL.
2010 Yılı Öngörülen Açık——– 50,2 Milyar TL.
2010 Yılı Ödenecek Faiz Tutarı—-58,8 Milyar TL.
2010 Yılı Öngörülen Dış Ticaret Açığı—– 45,5 Milyar Dolar.
2010 Yılında 13 Milyon Çalışandan Alınacak Vergi—42,9 Milyar TL.
2010 Yılında Alınacak Kurumlar Vergisi——20,0 Milyar TL.
2010 Yılında KDV Artış Oranı—-% 19
2010 Yılında ÖTV Artış Oranı– % 31,6
2010 Yılında Bütçe Gelirlerindeki Artış Oranı– % 18,2
KOBİ Destekleme ve Geliştirme İdaresine Verilecek para– 360 Milyon TL.
GAP İçin Ayrılan Para——————-59 Milyon TL.
DİYANET İŞLERİ İçin Ayrılan Para- 2,6 MİLYAR TL.
2009 Yılı Toplam Borcumuz(Kamu+Merkez Bankası+Özel-460,1 MİLYAR DOLAR
2010 Yılı ASGARİ ÜCRET(NET) ————-521,89 TL
2010 Yılı Yaklaşık 9 Milyon Emekli Ortalama Aylığı—-660,00 TL
2010 Yılı İŞSİZ SAYISI(Resmi sayı+iş aramaktan vazgeçenler)—5 Milyon 368 bin kişi.
2010 Yılı Ödenmeyen Kredi Kartı ve Tüketici Kartı Sayısı—2 Milyon 100 bin.
2009 Yılı Karşılıksız Çek Sayısı—-1 Milyon 815 bin 776 adet
2009 Yılı Protestolu Senet Sayısı—–1 Milyon 718 bin 616 adet
FAZIL SAY DAN MEKTUP VAR
RESİTAL …Sabah kalkarsın
Hava Alanı'na gidersin
"Check-in" ve "Pasaport Kontrolü"nden geçip,
telaşlı bir "airport-cafe" de hızlı bir kahve içersin Uçağa binersin
Bir kaç saat sonra indiğinde başka dilin konuşulduğu bir ülkede,
başka bir iklimde, yine pasaport kontrolünden geçersin.
Bavulunu beklersin
Sonra arabayla otele geçersin
Öğlen yemeğini yalnız yer, bir iki saat kafa dinlersin
Akşamüstü 5 gibi Konser Salonuna geçersin
Hiç bilmediğin bir piyanoya 1-2 saat içinde alışmaya
çalışırsın
Orada iki insan vardır
Akortçu ve ışıkçı..
Tanımadığın adamlardır
Onlarla genelde, "merhaba nasılsınız?" gibisinden 5-6 kelime konuşulur
Bu zaten o gün konuşulan ilk kelimelerdir
Saat 7 ile 8 arası kulis odasında meditatif bir "içine dalma"ya geçersin, konsantre olmaya...
Saat tam 8 de (daha doğrusu o hep sekizi üç geçedir, beş geçedir) sen karanlık "backstage" de hazırsındır.
Salonda da seni dinleyecek olan 2500 kişi sessiz ve hazırdır.
Işıklar kısıldığında,
Yürümeye başlarsın, piyanoya doğru.
O konser senin, sana vereceğin bir konserdir, bir iç
hesaplaşmadır, yapmak istediklerin, yapabileceklerin,
o gün o şartlarda yapabileceğin şeylerdir.
Uzun ve saygıyla selam verirken,
son 7 yıldır kendine seslendiğin gibi, bir dua okur gibi
seslenirsin "konser saygını" kendine;
Saygıyla eğil.
Uzun uzun, saygıyla...
Sevgiyle...
içtenlikle...
Bu güzel insanlara iç sesini sunmaya geldin.
Onlar da dinlemeye geldi..
İçine çek onları.. En derininden hissedecek kadar
içine çek.
İyiyi hisset..
Ve...
Başlar konser
Çalan sensin, dinleyen sensin, değerlen diren sensin, eleştiren sensindir
Müzik her şeydir
İnsan da ilhamdır!
Orda ön sırada oturan 7 yaşındaki papyonlu bir oğlan çocuğu, seni ateşlemiştir
Müzik ona hitap etmelidir, o eğlenmelidir o sırada çalan Mozart ile,
o velet anlamalıdır müziğin dilini,
Evrendeki tek ortak dili.
Haz duymalıdır,
dikkatini çekmelisindir onun,
anlaması, haz duyabilmesi için.
Yahut, yukarı balkonda oturan genç kadın...
Ya da 4.sırada dikkatle dinleyen o yaşlı dede...
Kim bilir ne anılara dalmaktadır hayatının bu son yıllarında Mozart'ın seslerini dinlerken?..
1942deki ilk aşk?
1955de Annesini yitirişi?
1963 deki düğünü?
Bir tatil kasabasında başka bir kadına platonik bir biçimde aşık olması?
1996da eşini kaybetmesi?
O anılara sen de katılmalısındır, Mozart eşliğinde...
Ludwig van Beethoven'dan "yaşam mücadelesi" dolu bir sonat gelir ardından belki...
Belki o gün Prokofief'in "savaş sonatı" vardır programda,
Ve sen, ne yapıp edip 2. Dünya Savaşı trajedisine dalmalısındır o müzik eşliğinde..
Ya da Liszt'in Si minör sonatı vardır programda;
Faust ile Mephistopheles arasında...
önünde koca bir Orkestra,
gerçek piyanonun çok ötesinde, bir Wagner Operası hayal alemine dalmalısındır..
İnsan içini dinlemelidir, her ne çalarsa çalsın.
İç zengindir...
Trombonların öfkeli emirleri,
trompetlerin dramatik sinyalleri,
geniş bir yaylı sazlar topluluğun sessiz ve hazin tınısı kaplar ortalığı...
Hepsi tek gerçektir, piyano sesinin yok olduğu bu orkestrada.. .
Kendi memleketinden bir tutam toprak gibi gelir "Aşık Veysel anısına Kara toprak" o konserin sonlarında..
Bir "nostalji" gibidir o.
Neredeysen o an, "ses yollamacadır" Anadolu’ya.. Uzaklardan. ..
Konser bitiminde (güzelse her şey) uzun uzun ayakta alkışlanılırsın...
O anlar artık daha çok kendinle konuştuğun anlardır.
"Bu seyirciye şöyle bir bis parçası çalarsam hoşlanacaklar herhalde" gib i bir neşe sarar.
Aklından geçirirsin "ne çalsam iyi gider?" diye....
Bir egodur o, bir zafer sarhoşluğudur.
"Hak edilmemiş" değildir ama...
Yürüyüşler selam verişler daha bir enerji doludur, daha bir atiktir.
Kazanılmış olan motivasyonun etkisiyle, çalış da daha özgürdür artık bu konserin sonlarında...
Konserden sonra CD imzalarsın tebrikleri kabul edersin.
Ve hemen ardından sen ve 2500 kişiden arda kalan yine salt sensindir, yalnızlığındır.
O akşam ağzından çıkmış olan kelime sayısı 20-30 olmuştur belki;
danke, thanks, merci, grazie, arigato, sağolun, vs...
Bir dilde teşekkür etmişsindir kutlayanlara, tek kelime ile...
Ertesi sabah bu konser ile ilgili çıkan övgü dolu yazıların çıktığı gazetelerin ,
henüz bayilere ulaşmadığı bir tan vakti, sen yine havaalanındası ndır.
2500 insanın her biri geride kalmıştır.
Onların dostlarına anlattıklarıyla, vesairesiyle; her şey sensiz gelişecektir.
Sen o şehirdeki bir cafe'de b ir bar'da oturup o insanların hiç biriyle tanışamayacaksındır. .
Çaldığın konserini tartışamayacaksındır.
Sen havaalanında o sırada soğuk su ile traş oluyorsundur, saçını tarıyorsundur.
Ve şunun çok benzeri bir başka gün seni beklemektedir.
Metin Altıok'un Bingöl'deyken yazdığı serzeniş şiiri gibi;
Ay dokundu omzuma irkildim
Göğün puslu balkonunda
Birdenbire insanları özledim.
Ve 20-25 gün sonra...
Bir gece karanlığında ayrılmış olduğun evine geri döndüğünde (100.000 insana müzik dinletmiş olarak)...
İçin yorgundur ama mutludur aslında...
100.000 insanın hiçbirinin adını bilmiyorsundur ama o enerjiyi biliyorsundur..
Evrene insanların yaydığı iyi olan enerjiyi...
Evde geri kalan; kızın ve sensindir tek ge rçek olan geri kalan...
Ve en yakınlarındır, dostlarındır.. .
Fazıl SAY
Marjinal yazarlar...
Siz kazandınız
Lütfen siz kazanın.
Lütfen benimle uğraşmayın.
Ve ebediyyen siz kazanın...
Tamam, ben giderim uzak bir yere (gözden uzak)
(uzaya gidemem kızımdan da ayrılamam ama siz beni görmezsiniz merak etmeyin) giderim..
Ben son 6 yıl içinde;
• 2 büyük oratoryo
• 2 büyük senfonik eser
• 1 keman konçertosu
• 2 piyano konçertosu
• 5 solo piyano eseri
• 1 bale müziği
• 2 Bach uyarlaması
• 4 film müziği
• 1 tiyatro müziği
bestelemiş olsam da, HİÇ MÜHİM DEĞİL SİZİN İÇİN
Bu son 6 yılda;
dünya üzeri 42 memlekette 326 şehirde konserler verdim.
Yaklaşık 700 konser.
HİÇ MÜHİM DEĞİL SİZİN İÇİN
Bu 6 yılda;
• 10 CD
• 2 DVD
• 12 NOTA
piyasaya sunduk.
HİÇ MÜHİM DEĞİL SİZİN İÇİN
Anlıyorum, yaptıklarım mühim değil.
Hiç bir zaman "her görüşüme katılmalısınız" demedim. Tartışmaya hep açıktım.
Hiç bir zaman hemfikir olmadığım insanlara saygısızlık yapmayı düşünmedim.
Ama siz yaptınız. Adil değildiniz.
Bir fikirde ayrı düşünüyorduk siz kökünü kazımaya kalktınız her seferinde.
Ama hiç bir zaman kendi içsesimden vazgeçmedim. Doğru bulduğum doğrumdu, yanlış bulduğum yanlıştı.
Yanlışı ben yaptıysam da hatamı anladığım gün düzelttim.
Anladık, değersiziz. Sizin değer anlayışınızı anlamadım ama, ben değersizim o anlayışa göre, onu anladım.
...
İmkanı yoktur bazı kusurlarımı affetmenizin.
Affedicilik de değil, "kabul" etmenizin, "lütfetmenizin" imkanı yoktur...
Zamanında hatalarım olmuş onları düzelttiysem, bu da doğru değildir sizce...
İmkanı yoktur..
Falanca arabeskçiyi kültürlü olarak görmüyorumdur, asla affetmezsiniz.
Aziz Nesin haklıdır derim, bütün hayatıma sataşırsınız.
Gençleri klasik müzikle tanıştırmak için Mercan Dede ile beraber konser veririm, "hayatı boyunca popülist" dersiniz.
"Din sömürüsü aldı başını gitti" derim, ölüm fermanımı vermediğiniz kalır.
Konuşmayız, "Konuşmaz o korkak" dersiniz.
Konuşuruz, "Konuşmak senin ne haddine, işine bak sen" dersiniz.
Beethoven ,deriz, "Git Beethoven'ın ülkesinde yaşa" dersiniz.
Git...
Popülist...
Korkak...
Ne haddine...
Git...
Hep bunlar...
Hiç bir yolu yoktur...
Sizler facebook da 130 grup kurdunuz (fazıl say gitsin vsdiye).
Ekşi-sözlükte yazılar yazdınız
Google'ı doldurdunuz
Yahoo'da gruplaştınız, gazete haberlerinin altına yorumlar yazdınız.
Almanya'da yılın müzisyeni seçildiğimin haberinin altına bile döşendiniz hakaretlerinizle. ..
Her yerde sizler varsınız.
Ve sizler ne yaptınız hayatta,
bilmiyorum, sormuyorum, düşünmüyorum, nefret etmiyorum,
saygısızlık yapmıyorum.
Ama siz bana yaptınız...
Siz yarattınız bana en ağır haksızlıkları yapan bir kültür bakanını,
Siz yarattınız, siz cesaretlendirdiniz marjinal köşe yazarlarını,
Siz pislik attınız, çamur attınız,
Hepsini siz yaptınız...
İçinizde mesleki kıskananlar da oldu,
Aranızda piyano çalanlar da oldu,
Çalmayanlar da...
Faşoları...
Dincileri...
Marjinalleri. ..
2.cumhuriyetçileri...
Avanak liberalleri...
Ben hiç birinize tek bir kelime kötü bir şey söylememişken...
Hepsini siz yaptınız...
Artık kazanın...
Siz kazanınız..
Kazanınız ve bitsin..
Yeter ...
İnsan çocukluğuna dönmek istiyor yaylım ateşi sırasında.
Benim gerçek dostlarım bu yazıyı niye yazdığımı kimlere yazdığımı anlamıştır
DÜNYA BUZUL ÇAĞININ EŞİĞİNDE!!
İklim bilimi alanındaki büyük
ve ilgi uyandıran kanıtlara göre, Dünya şimdi bir diğer Buzul Çağı’nın
girişinin eşiğindedir. Uzun vadeli iklim değişimi
bilgi temelimizi sağlayan birçok veri kaynakları, sıcak, on iki bin yıl
uzunluğundaki Holocene (şu andaki jeolojik çağ) periyodunun yakın zamanda
sona ereceğini ve sonra dünyanın sonraki 100 bin
yılda Buzul Çağı koşullarına geri döneceğini belirtiyor.
Buzulların merkez
çekirdekleri, okyanus sediment çekirdekleri, jeolojik kayıt ve kadim bitki
ve hayvan nüfusu araştırmaları, hepsi her biri yaklaşık 100,000 yıl süren
Buzul Çağı maksimumlarını n düzenli döngüsel modelini gösteriyor, buzul
çağları arasında her biri yaklaşık 12,000 yıl süren sıcak bir periyot
oluyor.
Çeşitli kaynaklardan toplanan
uzun – vadeli iklim verilerini çoğu da bir arada Milankovich döngüleri
olarak bilinen üç astronomik döngüyle kuvvetli bir korelasyon gösteriyor. Üç
Milankovich döngüsü 41,000 yıllık döngüde dünyanın yana yatmasını kapsıyor;
100,000 yıllık periyotta değişen dünyanın yörüngesinin şekli; ve 26,000
yıllık periyotta dünyanın ekseninin yönünü kademeli olarak döndüren,
dünyanın yalpalaması olarak da bilinen Ekinoksların Presesyonu.
Milankovich’in teorisine göre,
bu üç astronomik döngünün her biri dünyaya erişen güneş radyasyonunun
miktarını etkiliyor, soğuk Buzul Çağı maksimumları ve sıcak periyotlar
döngüsü üretmek üzere birlikte hareket ediyorlar.
Buzul çağı neden sonuç
ilişkisinin astronomik teorisinin unsurları ilk kez 1842’de Fransız
matematikçi Joseph Adhemar tarafından sunuldu, 1875’te İngiliz dahi Joseph
Croll tarafından daha ileri geliştirildi ve teori 1920 ve 30’larda Sırp
matematikçi Milutin Milankovich tarafından şu andaki şekline getirildi.
1976’da prestijli “Bilim” dergisi John Imbrie, James Hays ve Nicholas
Shackleton tarafından yazılan “Dünya’nın yörüngesindeki varyasyonlar: Buzul
Çağlarının Hız Ayarlayıcısı” başlıklı bir makale yayınladı. Bu makale üç
bilim adamının okyanus sediment çekirdeklerinden elde ettikleri iklim
verileri ve astronomik Milankovich döngülerinin modelleri arasında
buldukları korelasyonu tanımlıyordu. 1970’lerin sonundan bu yana,
Milankovich teorisi iklim bilimciler arasında Buzul Çağı neden sonuç
ilişkisi için hesaba alınan hakim teoridir ve bu nedenle Milankovich teorisi
iklimbilim kitaplarında ve Buzul Çağı ile ilgili ansiklopedi makalelerinde
her zaman tanımlanır. 1976 raporlarında Imbrie, Hays, ve Shackleton, deniz –
sediment çekirdekleri ve Milankovich döngülerine dayanan kendi iklim
tahminlerinin iki şekilde değerlendirilmesi gerektiğini yazdılar. Birincisi,
sadece gelecek iklimsel trendlerin doğal bileşenine uyguladılar – ve fosil
yakıtlar yakmaktan dolayı olan etkiler gibi antropojenik (insan tarafından
yapılmış) etkilere uygulamadılar. İkincisi, sadece uzun – vadeli trendleri
tanımlıyorlar, çünkü yörünge varyasyonları nı 20,000 yıllık ve daha uzun
periyotlarla ilişkilendiriyorlar. Yüksek frekanslardaki iklimsel salınımlar
tahmin edilmiyor… sonuçlar sonraki 20,000 yılda uzun – vadeli trendin yaygın
Kuzey Yarıküre buzullaşmasına ve daha soğuk iklime doğru gittiğini
belirtiyor.”
1970’ler sırasında ünlü
Amerikalı Astronom Carl Sagan ve diğer bilim adamları, insan endüstrisi
tarafından üretilen karbon dioksit (CO2) gibi ‘sera gazlarının’ felaketsel
küresel ısınmaya götürebileceği teorisini desteklemeye başladılar. 1970
lerden bu yana, “antropojenik küresel ısınma’ (AGW) teorisi giderek akademik
kuruluşların çoğu tarafından gerçek olarak kabul edildi ve onların AGW’yi
kabullenmeleri hükümetlerin AGW’nin kötüleşmesini önlemek üzere çok önemli
değişiklikler yapmasını teşvik etmek için küresel bir harekete ilam oldu.
AGW teorisinin
desteklenmesinde belirtilen kanıtın merkezi parçası 2006’da “Uygunsuz
Gerçek” filminde Al Gore tarafından sunulan ünlü ‘hokey sopası’ grafiğidir.
‘Hokey sopası’ grafiği küresel sıcaklıklarda 1970’lerde başlayan ve
2006/2007 kışına kadar devam eden akut yukarıya doğru artışı gösteriyor.
Ancak, bu ısınma trendi, 2007/2008 kışı Kuzey Yarıkürede 1966’dan bu yana en
derin kar örtüsünü ve 2001’den bu yana en soğuk dereceleri doğurduğunda
kesintiye uğradı. Şimdi Kuzey Yarıkürede şu andaki 2008/2009 kışının
muhtemelen hem kar derinliği hem de soğuk dereceler açısından eşit olacağı
veya daha yüksek olacağı görünüyor.
AGW (antropojenik küresel
ısınma) teorisindeki ana hata, onun yandaşlarının sadece geçmiş bin yıldaki
kanıtlara odaklanmaları dır, geçmiş milyonlarca yıldan gelen kanıtları
görmezden geliyorlar, iklimbilimin gerçek anlayışı için zorunlu olan
kanıtları. Paleoiklimbilimden (Geçmiş zamanların iklimini, sebeb, sonuç ve
etkilerini inceleyen bilim dalı) gelen veriler son küresel sıcaklık artışı
için, Buzul Çağı maksimumları ve buzul çağları aralarının doğal döngülerine
dayanarak bize alternatif ve daha güvenilir açıklama sağlıyor. 1999’da
İngilize “Doğa” dergisi, 1990’lar sırasında Antarktika’daki Rusların Vostok
istasyonunda toplanan buzul çağa ait buz çekirdeklerinden türetilen
verilerin sonuçların yayınladı. Vostok buz çekirdeği verileri, 420,000 yıl
öncesinden itibaren şimdiki zamanımıza kadar küresel atmosferik sıcaklıklar,
atmosferik CO2 ve diğer sera gazları ve havadan gelen partiküllerin kaydını
kapsıyor.
Vostok buz çekirdeği
verilerinin grafiği, Buzul Çağı maksimumlarını n ve sıcak ara dönemlerin
düzenli döngüsel bir modelde gerçekleştiğini, elektrodiyagramda kalp
atışının ritmine benzer bir grafik - çizgisini gösteriyor. Vostok veri
grafiği ayrıca küresel CO2 seviyelerindeki değişimlerin, küresel sıcaklık
değişimlerinin yaklaşık 800 yıl gerisinde kaldığını gösteriyor. Bunun
belirttiği şey, küresel sıcaklarının CO2 değişimlerinden önce geldiğidir
veya küresel sıcaklıkların CO2 değişimine neden olduğudur, tersi değildir.
Başka bir deyişle, artan atmosferik CO2 küresel sıcaklığın artmasına neden
olmuyor; bunun yerine küresel sıcaklıktaki doğal döngüsel artış küresel
CO2’in artmasına neden oluyor.
Küresel sıcaklığa tepki olarak
küresel CO2 seviyelerinin artmasının ve düşmesinin nedeni, soğuk suyun,
sıcak sudan daha fazla CO2 tutma kapasitesidir. Karbonatlı içeceklerin,
sıcak bir ortama konulduğunda karbonatının veya CO2’nin serbest kalmasının
nedeni budur. Karbonatlı içeceklerin, şarabın ve biranın köpüklerinin
kaçmasını önlemek için bunları soğuk yerlerde saklarız. Dünya şu anda doğal
Buzul Çağı döngüsünün sonucu olarak ısınıyor ve okyanuslar ısınırken,
atmosfere artan miktarlarda CO2 salıyor.
Isınan okyanuslar tarafından
CO2 salınması, dünyanın sıcaklığındaki değişimlerin gerisinde kaldığı için,
dünyanın şu andaki buzul çağları arası sıcak periyodunun bitişinden sonra
bir diğer sekiz yüzyıl boyunca küresel CO2 seviyelerinin artmaya devam
etmesini beklemeliyiz.
Vostok buz çekirdeği verileri
grafiği, küresel CO2 seviyelerinin geçmiş 420,000 yıl boyunca Buzul Çağı
minimumları ve maksimumlarını n doğal döngüsüne direkt tepki olarak düzenli
bir şekilde yükselip düştüğünü ortaya koyuyor. Bu doğal döngü içinde,
yaklaşık her 110,000 yılda küresel sıcaklıklar ve bunu izleyen CO2
seviyeleri, yaklaşık bugünkü aynı seviyelerde zirveye ulaşıyor.
Bugün tekrar zirve
noktasındayız ve sıcak ara periyodun sonuna yakınız ve dünya sonraki Buzul
Çağına girmek üzere. Eğer şanslı isek, buna hazırlanmak için birkaç yılımız
olabilir. Buzul Çağı, her zaman olduğu düzenli ve doğal döngüsünde gibi geri
dönecek, antropojenik küresel ısınma etkileri olsun ya da olmasın.
AGW teorisi, saçma bir şekilde
dar bir zaman genişliğinden alınan verilere dayanıyor ve uzun – vadeli iklim
değişiminin ‘büyük resmi’ni amaçsız (düşüncesiz) şekilde ihmal ediyor. Buz
çekirdeklerini, deniz sedimentlerini, jeolojiyi, palebotaniği ve zoolojiyi
kapsayan paleoiklimbilimden gelen veriler, bir diğer Buzul Çağına girişin
eşiğinde olduğumuzu belirtiyor ve veriler ayrıca ciddi ve uzun süren iklim
değişiminin sadece birkaç yıl içinde gerçekleşebileceğini gösteriyor.
Antropojenik Küresel Isınmanın kuşkulu tehdidi üzerine endişe dünyadaki
insanların dikkatini başka yöne çekerken, Kuzey Yarıkürenin büyük bölümünü
oturulmaz kılacak olan yaklaşan ve kaçınılmaz Buzul Çağının çok gerçek
tehdidi aptalca görmezden geliniyor.
Yazar:
Gregory F. Fegel
Çeviri:
Saffet Güler
Bilim Haberleri,
Moskova
-
11 Nisan
2009 TSİ
2:51
Kaynak:
Pravda.ru
Çeviri:
Saffet Güler
ve ilgi uyandıran kanıtlara göre, Dünya şimdi bir diğer Buzul Çağı’nın
girişinin eşiğindedir. Uzun vadeli iklim değişimi
bilgi temelimizi sağlayan birçok veri kaynakları, sıcak, on iki bin yıl
uzunluğundaki Holocene (şu andaki jeolojik çağ) periyodunun yakın zamanda
sona ereceğini ve sonra dünyanın sonraki 100 bin
yılda Buzul Çağı koşullarına geri döneceğini belirtiyor.
Buzulların merkez
çekirdekleri, okyanus sediment çekirdekleri, jeolojik kayıt ve kadim bitki
ve hayvan nüfusu araştırmaları, hepsi her biri yaklaşık 100,000 yıl süren
Buzul Çağı maksimumlarını n düzenli döngüsel modelini gösteriyor, buzul
çağları arasında her biri yaklaşık 12,000 yıl süren sıcak bir periyot
oluyor.
Çeşitli kaynaklardan toplanan
uzun – vadeli iklim verilerini çoğu da bir arada Milankovich döngüleri
olarak bilinen üç astronomik döngüyle kuvvetli bir korelasyon gösteriyor. Üç
Milankovich döngüsü 41,000 yıllık döngüde dünyanın yana yatmasını kapsıyor;
100,000 yıllık periyotta değişen dünyanın yörüngesinin şekli; ve 26,000
yıllık periyotta dünyanın ekseninin yönünü kademeli olarak döndüren,
dünyanın yalpalaması olarak da bilinen Ekinoksların Presesyonu.
Milankovich’in teorisine göre,
bu üç astronomik döngünün her biri dünyaya erişen güneş radyasyonunun
miktarını etkiliyor, soğuk Buzul Çağı maksimumları ve sıcak periyotlar
döngüsü üretmek üzere birlikte hareket ediyorlar.
Buzul çağı neden sonuç
ilişkisinin astronomik teorisinin unsurları ilk kez 1842’de Fransız
matematikçi Joseph Adhemar tarafından sunuldu, 1875’te İngiliz dahi Joseph
Croll tarafından daha ileri geliştirildi ve teori 1920 ve 30’larda Sırp
matematikçi Milutin Milankovich tarafından şu andaki şekline getirildi.
1976’da prestijli “Bilim” dergisi John Imbrie, James Hays ve Nicholas
Shackleton tarafından yazılan “Dünya’nın yörüngesindeki varyasyonlar: Buzul
Çağlarının Hız Ayarlayıcısı” başlıklı bir makale yayınladı. Bu makale üç
bilim adamının okyanus sediment çekirdeklerinden elde ettikleri iklim
verileri ve astronomik Milankovich döngülerinin modelleri arasında
buldukları korelasyonu tanımlıyordu. 1970’lerin sonundan bu yana,
Milankovich teorisi iklim bilimciler arasında Buzul Çağı neden sonuç
ilişkisi için hesaba alınan hakim teoridir ve bu nedenle Milankovich teorisi
iklimbilim kitaplarında ve Buzul Çağı ile ilgili ansiklopedi makalelerinde
her zaman tanımlanır. 1976 raporlarında Imbrie, Hays, ve Shackleton, deniz –
sediment çekirdekleri ve Milankovich döngülerine dayanan kendi iklim
tahminlerinin iki şekilde değerlendirilmesi gerektiğini yazdılar. Birincisi,
sadece gelecek iklimsel trendlerin doğal bileşenine uyguladılar – ve fosil
yakıtlar yakmaktan dolayı olan etkiler gibi antropojenik (insan tarafından
yapılmış) etkilere uygulamadılar. İkincisi, sadece uzun – vadeli trendleri
tanımlıyorlar, çünkü yörünge varyasyonları nı 20,000 yıllık ve daha uzun
periyotlarla ilişkilendiriyorlar. Yüksek frekanslardaki iklimsel salınımlar
tahmin edilmiyor… sonuçlar sonraki 20,000 yılda uzun – vadeli trendin yaygın
Kuzey Yarıküre buzullaşmasına ve daha soğuk iklime doğru gittiğini
belirtiyor.”
1970’ler sırasında ünlü
Amerikalı Astronom Carl Sagan ve diğer bilim adamları, insan endüstrisi
tarafından üretilen karbon dioksit (CO2) gibi ‘sera gazlarının’ felaketsel
küresel ısınmaya götürebileceği teorisini desteklemeye başladılar. 1970
lerden bu yana, “antropojenik küresel ısınma’ (AGW) teorisi giderek akademik
kuruluşların çoğu tarafından gerçek olarak kabul edildi ve onların AGW’yi
kabullenmeleri hükümetlerin AGW’nin kötüleşmesini önlemek üzere çok önemli
değişiklikler yapmasını teşvik etmek için küresel bir harekete ilam oldu.
AGW teorisinin
desteklenmesinde belirtilen kanıtın merkezi parçası 2006’da “Uygunsuz
Gerçek” filminde Al Gore tarafından sunulan ünlü ‘hokey sopası’ grafiğidir.
‘Hokey sopası’ grafiği küresel sıcaklıklarda 1970’lerde başlayan ve
2006/2007 kışına kadar devam eden akut yukarıya doğru artışı gösteriyor.
Ancak, bu ısınma trendi, 2007/2008 kışı Kuzey Yarıkürede 1966’dan bu yana en
derin kar örtüsünü ve 2001’den bu yana en soğuk dereceleri doğurduğunda
kesintiye uğradı. Şimdi Kuzey Yarıkürede şu andaki 2008/2009 kışının
muhtemelen hem kar derinliği hem de soğuk dereceler açısından eşit olacağı
veya daha yüksek olacağı görünüyor.
AGW (antropojenik küresel
ısınma) teorisindeki ana hata, onun yandaşlarının sadece geçmiş bin yıldaki
kanıtlara odaklanmaları dır, geçmiş milyonlarca yıldan gelen kanıtları
görmezden geliyorlar, iklimbilimin gerçek anlayışı için zorunlu olan
kanıtları. Paleoiklimbilimden (Geçmiş zamanların iklimini, sebeb, sonuç ve
etkilerini inceleyen bilim dalı) gelen veriler son küresel sıcaklık artışı
için, Buzul Çağı maksimumları ve buzul çağları aralarının doğal döngülerine
dayanarak bize alternatif ve daha güvenilir açıklama sağlıyor. 1999’da
İngilize “Doğa” dergisi, 1990’lar sırasında Antarktika’daki Rusların Vostok
istasyonunda toplanan buzul çağa ait buz çekirdeklerinden türetilen
verilerin sonuçların yayınladı. Vostok buz çekirdeği verileri, 420,000 yıl
öncesinden itibaren şimdiki zamanımıza kadar küresel atmosferik sıcaklıklar,
atmosferik CO2 ve diğer sera gazları ve havadan gelen partiküllerin kaydını
kapsıyor.
Vostok buz çekirdeği
verilerinin grafiği, Buzul Çağı maksimumlarını n ve sıcak ara dönemlerin
düzenli döngüsel bir modelde gerçekleştiğini, elektrodiyagramda kalp
atışının ritmine benzer bir grafik - çizgisini gösteriyor. Vostok veri
grafiği ayrıca küresel CO2 seviyelerindeki değişimlerin, küresel sıcaklık
değişimlerinin yaklaşık 800 yıl gerisinde kaldığını gösteriyor. Bunun
belirttiği şey, küresel sıcaklarının CO2 değişimlerinden önce geldiğidir
veya küresel sıcaklıkların CO2 değişimine neden olduğudur, tersi değildir.
Başka bir deyişle, artan atmosferik CO2 küresel sıcaklığın artmasına neden
olmuyor; bunun yerine küresel sıcaklıktaki doğal döngüsel artış küresel
CO2’in artmasına neden oluyor.
Küresel sıcaklığa tepki olarak
küresel CO2 seviyelerinin artmasının ve düşmesinin nedeni, soğuk suyun,
sıcak sudan daha fazla CO2 tutma kapasitesidir. Karbonatlı içeceklerin,
sıcak bir ortama konulduğunda karbonatının veya CO2’nin serbest kalmasının
nedeni budur. Karbonatlı içeceklerin, şarabın ve biranın köpüklerinin
kaçmasını önlemek için bunları soğuk yerlerde saklarız. Dünya şu anda doğal
Buzul Çağı döngüsünün sonucu olarak ısınıyor ve okyanuslar ısınırken,
atmosfere artan miktarlarda CO2 salıyor.
Isınan okyanuslar tarafından
CO2 salınması, dünyanın sıcaklığındaki değişimlerin gerisinde kaldığı için,
dünyanın şu andaki buzul çağları arası sıcak periyodunun bitişinden sonra
bir diğer sekiz yüzyıl boyunca küresel CO2 seviyelerinin artmaya devam
etmesini beklemeliyiz.
Vostok buz çekirdeği verileri
grafiği, küresel CO2 seviyelerinin geçmiş 420,000 yıl boyunca Buzul Çağı
minimumları ve maksimumlarını n doğal döngüsüne direkt tepki olarak düzenli
bir şekilde yükselip düştüğünü ortaya koyuyor. Bu doğal döngü içinde,
yaklaşık her 110,000 yılda küresel sıcaklıklar ve bunu izleyen CO2
seviyeleri, yaklaşık bugünkü aynı seviyelerde zirveye ulaşıyor.
Bugün tekrar zirve
noktasındayız ve sıcak ara periyodun sonuna yakınız ve dünya sonraki Buzul
Çağına girmek üzere. Eğer şanslı isek, buna hazırlanmak için birkaç yılımız
olabilir. Buzul Çağı, her zaman olduğu düzenli ve doğal döngüsünde gibi geri
dönecek, antropojenik küresel ısınma etkileri olsun ya da olmasın.
AGW teorisi, saçma bir şekilde
dar bir zaman genişliğinden alınan verilere dayanıyor ve uzun – vadeli iklim
değişiminin ‘büyük resmi’ni amaçsız (düşüncesiz) şekilde ihmal ediyor. Buz
çekirdeklerini, deniz sedimentlerini, jeolojiyi, palebotaniği ve zoolojiyi
kapsayan paleoiklimbilimden gelen veriler, bir diğer Buzul Çağına girişin
eşiğinde olduğumuzu belirtiyor ve veriler ayrıca ciddi ve uzun süren iklim
değişiminin sadece birkaç yıl içinde gerçekleşebileceğini gösteriyor.
Antropojenik Küresel Isınmanın kuşkulu tehdidi üzerine endişe dünyadaki
insanların dikkatini başka yöne çekerken, Kuzey Yarıkürenin büyük bölümünü
oturulmaz kılacak olan yaklaşan ve kaçınılmaz Buzul Çağının çok gerçek
tehdidi aptalca görmezden geliniyor.
Yazar:
Gregory F. Fegel
Çeviri:
Saffet Güler
Bilim Haberleri,
Moskova
-
11 Nisan
2009 TSİ
2:51
Kaynak:
Pravda.ru
Çeviri:
Saffet Güler
CAMİİ BOMBALAMAK CIA NIN 1998 PLANIDIR
30-31 Mayıs 1998 tarihlerinde ABD’de Amerikan Ulusal Savunma Enstitüsü bir toplantı düzenledi. Eski CIA Ankara İstasyon Şefi Graham Fuller ile ABD Dışişleri Bakanlığı Siyasi Planlama Dairesi görevlisi Prof. Henry Barkey, toplantıda senaryolarını açıkladılar.
Senaryoya göre “Kahramanmaraş, Sivas, Erzincan, Kayseri ve Çorum’da cuma namazında camilerde bombalar patlayacak. Ayaklanan halk, valiliklere, kaymakamlıklara yürüyecek. Polis halkın önüne geçemeyince askeri birlikler devreye girecek. Laik-anti laik, Alevi-Sünni çatışması patlak verecek. Ağırlıklı olarak Sünnilerin safına geçen polis, askeri birliklerle çatışmaya girecek. Radikal İslamcılar, ayrılıkçı Kürtlerle birleşerek orduya karşı silâhlı mücadeleye başlayacaklar. Orduda çözülmeler baş gösterecek.”
Toplantıda bu olaylar sonrasında ABD’nin Türkiye’ye nasıl müdahale edebileceği de tartışıldı.
O zaman Türk basınına da yansıyan bu “kıyamet senaryosu”nun asıl hedefi, Türk Silâhlı Kuvvetleri’ne gözdağı vermekti.
Daha sonra Yunanlı bakan Teodoros Pangalos da “Bir gün Türkiye’de halk ayaklanması olacak ve Türkiye’ye demokrasiyi getirecek” diyecekti.
* * *
CIA, benzer senaryoları, 12 Eylül’den önce Kahramanmaraş, Malatya, Çorum, Hatay gibi illerimizde uyguladı.
Çorum’da 4 Temmuz 1980 Cuma günü Ulucami’de hoca vaaz verirken, bir kişi camiye girerek, “Alaaddin Camii’ni yaktılar” diye bağırdı. Diğer camilere girenler de “Komünistler, Aleviler, Alaaddin Camii’ne bomba koydular!” diyordu. Aynı anda Alevi mahallelerinde de “Faşistler sizi öldürmeye geliyorlar” diye kışkırtma yapanlar vardı.
TRT’de, “Çorum’da Alaaddin Camii’ne bomba atılması ve dışarıdan ateş edilmesi üzerine meydana gelen olaylarda ilk belirlemelere göre dört kişi öldü” haberi verildi ve saat başı haber tekrarlandı. TRT Çorum muhabiri böyle bir haber geçmediğini açıkladı.
Olayları sahneye koyan kişi Alexander Peck adlı CIA ajanıdır. Hedef, 12 Eylül darbesine zemin hazırlamaktır.
* * *
Demek ki cami bombalamak fikri, bir CIA tasarımıdır. Böyle şeytani bir plân Türkiye Cumhuriyeti’nin hiçbir vatandaşının aklından geçmez. 11 Eylül olayında kendi kulelerine sivil uçakları çarptıran da CIA’dır! Benzer bir olayı, Anıtkabir’de bir tören sırasında yapmayı da planlamışlardı!
Irak’ta ABD-İngiltere ve İsrail istihbarat servisleri, kendi kontrollerindeki terör gruplarına türbe-cami bombalatıp Şii-Sünni savaşına yol açmışlardır.
Taraf gazetesinde yayınlanan Balyoz planı, bana bunları hatırlattı. İstanbul’daki bütün ilgili subayların katıldığı bir seminerde cami bombalamak gibi CIA plânlarının tartışılması düşünülemez. Dolayısıyla Fatih ve Bayazıt camilerine bomba atılması, böylece darbe zemini meydana getirmek senaryosu, harp oyunları plan tatbikatına sonradan eklenmiştir. Ekleyen de konuyla ilgili cd’leri Taraf gazetesine verenlerdir.
KAYNAK: Aslan Akbulut
Senaryoya göre “Kahramanmaraş, Sivas, Erzincan, Kayseri ve Çorum’da cuma namazında camilerde bombalar patlayacak. Ayaklanan halk, valiliklere, kaymakamlıklara yürüyecek. Polis halkın önüne geçemeyince askeri birlikler devreye girecek. Laik-anti laik, Alevi-Sünni çatışması patlak verecek. Ağırlıklı olarak Sünnilerin safına geçen polis, askeri birliklerle çatışmaya girecek. Radikal İslamcılar, ayrılıkçı Kürtlerle birleşerek orduya karşı silâhlı mücadeleye başlayacaklar. Orduda çözülmeler baş gösterecek.”
Toplantıda bu olaylar sonrasında ABD’nin Türkiye’ye nasıl müdahale edebileceği de tartışıldı.
O zaman Türk basınına da yansıyan bu “kıyamet senaryosu”nun asıl hedefi, Türk Silâhlı Kuvvetleri’ne gözdağı vermekti.
Daha sonra Yunanlı bakan Teodoros Pangalos da “Bir gün Türkiye’de halk ayaklanması olacak ve Türkiye’ye demokrasiyi getirecek” diyecekti.
* * *
CIA, benzer senaryoları, 12 Eylül’den önce Kahramanmaraş, Malatya, Çorum, Hatay gibi illerimizde uyguladı.
Çorum’da 4 Temmuz 1980 Cuma günü Ulucami’de hoca vaaz verirken, bir kişi camiye girerek, “Alaaddin Camii’ni yaktılar” diye bağırdı. Diğer camilere girenler de “Komünistler, Aleviler, Alaaddin Camii’ne bomba koydular!” diyordu. Aynı anda Alevi mahallelerinde de “Faşistler sizi öldürmeye geliyorlar” diye kışkırtma yapanlar vardı.
TRT’de, “Çorum’da Alaaddin Camii’ne bomba atılması ve dışarıdan ateş edilmesi üzerine meydana gelen olaylarda ilk belirlemelere göre dört kişi öldü” haberi verildi ve saat başı haber tekrarlandı. TRT Çorum muhabiri böyle bir haber geçmediğini açıkladı.
Olayları sahneye koyan kişi Alexander Peck adlı CIA ajanıdır. Hedef, 12 Eylül darbesine zemin hazırlamaktır.
* * *
Demek ki cami bombalamak fikri, bir CIA tasarımıdır. Böyle şeytani bir plân Türkiye Cumhuriyeti’nin hiçbir vatandaşının aklından geçmez. 11 Eylül olayında kendi kulelerine sivil uçakları çarptıran da CIA’dır! Benzer bir olayı, Anıtkabir’de bir tören sırasında yapmayı da planlamışlardı!
Irak’ta ABD-İngiltere ve İsrail istihbarat servisleri, kendi kontrollerindeki terör gruplarına türbe-cami bombalatıp Şii-Sünni savaşına yol açmışlardır.
Taraf gazetesinde yayınlanan Balyoz planı, bana bunları hatırlattı. İstanbul’daki bütün ilgili subayların katıldığı bir seminerde cami bombalamak gibi CIA plânlarının tartışılması düşünülemez. Dolayısıyla Fatih ve Bayazıt camilerine bomba atılması, böylece darbe zemini meydana getirmek senaryosu, harp oyunları plan tatbikatına sonradan eklenmiştir. Ekleyen de konuyla ilgili cd’leri Taraf gazetesine verenlerdir.
KAYNAK: Aslan Akbulut
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


